gazeteci mi başkomutan mı ?

9 ay 10 güne kadar ağlamaz
10 yaşına kadar sevimli yaramaz
20 yaşında gençliğinin kıymetini anlamaz
30 yaşında yaşar ama parası olmaz
40 yaşında anlar ki parasız olmaz
50 yaşında yolun yarısı kaygılanmaz
60 yaşında sağı solu belli olmaz
70 yaşında bir işe yaramaz
80 yaşında duymaz anlamaz
90 yaşına kadar muhtemelen yaşamaz
100 yaşında tarih olur unutulmaz
YALNIZ; istisnalar kaideyi bozmaz
Gü’l yüreklerden yanik kokusuyla dostluga acilan kapidan iceri sizan ruzgar……

Ey Gul-i Ranadan kokusunu almis serin ruzgar…..
Geldinde buralari gü’l kokulariyla donattin….
Kokunla donanmis rüzgar aglamakta…..
Inliyor iftirakindan sizlaniyor Gül-i Rana’m senin hasretinle….

Gülyüreklere bir damla kan siziyor….
Seni ariyor ugruna feda edilecek Kalpler….
Seni sevmeyen gözlere karsi siper edilecek gözler seni ariyor…

Adim adim attigin sokaklari, kaldirimlari geciyoruz…

Her yer toz duman..Yorgun dusmus kalp atislari haric hic bir sey duyulmuyor..
Seni seviyoruz diyen dudaklarimizin ardinda hep bir salat sakli….

Ummetiniz…Bak dostlugunda dostlugu bulduk……
Dostlugu buldugumuz sende kapilarimizi sonuna kadar actik…
Gü’l verdik gül yürek tasiyan, 14 asir oncesi kardes belledigin kardeslerimize…..
Hos buyurduk, guzelligi paylasmaya geldik guzel olandan öte….
Senin ahlakinla ahlaklanmaya….
Birazcikda olsa birazcik da olsa sana benzemeye geldik Habibim…

Dostluk kapisinda heryeri Gü’l kokusuyla bezemeye …
Gözlerimizi dogruya cevirmeye, senin yolundan gitmeye geldik…
Bir amac, bir gaye düsündük hep….
Titreyen Kalp, Kan damlatan Yürek, Seven Gönül….
Seni sevdigimiz icin Rasulum….Senin gibi olmaya geldik….
Yolda yürürken ayaklarimiza batan dikenleri gönlümüzün en ic dilekleriyle kabul ettik…

Allah yolunda, Allah yolunda bizimde ayagimiza bir tas degdi diye
sevindik…
Seni anmayi istedik, seni görmeyi, seni gülkokunu heryerlere
salmayi …

Duyulmadik diyarlara uzattik dost elimizi….

Yigit üstü yigitligini…..
Cömert üstü cömertligini…
Dostluk üstü dostlugunu…
Askini……
sevgini…..
Allah korkunu…
titreyisini….
Sefkatini….

Bizlere olan düskünlügünü…..

Bizlere olan özlemin kadar bizimde seni özleyisimizi….
Adin anilinca gozlerden dokulen mercanlari silmeyipde orda kalmasini…
ALLAH deyince sararan yuzleri, titreyen kalpleri….
Bir elimizdende sen tut istedik YA RASULALLAH….

Basimizi bir annenin cocuguna sefkati gibi oksa istedik….
Seni görmeye dayanacak gözlerimiz yok….Utaniyoruz belki mahcubuz…
Gözlerimizde bir haya senden kalan bir haya bu….
Yüreklerimizde bir yanik gü’l kokusu senden kalan Gü’l bu….
Gözlerimizde bir kamasma, ALLAH azze ve cellenin cemalini
gormeden olan bir kamasma bu …
Ve bir Sizi…. Bir inleyis… Bir vuslat arzusu….

Seni ariyoruz……
Senin kokunun estigi ruzgarla…..

Hep sana salat hep sana selam ediyoruz….
Gü’lyürekli kardeslerimle….
Guzel islamin guzel insanlariyla….
Adim adim ilerlerken burnumuza ulasan kokunun hic dinmemesini istiyoruz….
neden biliyormusun habibim….
neden biliyormusun can rasulum….
neden biliyormusun sultanlar sultani can ahmedim….
Gül Muhammedim…Canimin canani..Kainatin gülü..Rahmet saganagim…
Cünkü…..
SENIN ADINI DUYUNCA YUREGIMIZDE HEP BIRSEYLER KOPUYOR SANKI..
BIRSEYIMIZ EKSIKDE ONUNLA BULUSMAYI BEKLEYEN MECNUN GIBI….
DAGLARDAN ONCE YUREKLERIMIZI KAZMAYLA DELIP GECEN FERHATIZ SANKI….
Cünkü CAN AHMEDIM SENI SEVIYORUZ….
SENI EN SAMIMI EN PAK VE EN GUZEL YUREKLERIMIZLE SEVIYORUZ…
GOZYASLARIMIZIN EN TEMIZIYLE SEVIYORUZ…
KALBIMIZIN EN MASUM EN DOLU EN GUL KOKULUSUYLA SEVIYORUZ….
SENI SEVIYORUZ YA RASULALLAH…
(…Buyurun canlar Hamd ve sena BIZI YARADIP BIZE KULUM DEYIP BIZE EN BUYUK SEREFI VERENE…. salat ve selam O’na rahmet peygamberimize….Biricik rehberimize….ALLAHIN sevgilisine…
O sevgililer sevgilisine…)

| Bizim çocuklar Bizanslılarla Palekanon savaşına gitmiyorlar.
Çimpe kalesini almaya da. Sazlıdere savaşı ile Edirne’yi de fethetmeyecekler. Anneler, Sırpsındığı’na, ya da Kosova meydan muharebesine uğurlar gibi ellerine kına yakmayacaklar. Niğbolu’dan haber bekler gibi sevinemeyecekler. Ya da Venediklilerle vuruştuğumuz bir deniz savaşı hiç olmayacak. Ne Varna’ya uymakta bu gidiş, ne Mohaç’a. Viyana’ya giderkenki coşkuyu da arayamıyoruz. Preveze’de haçlıları yendiğimiz gurura da benzemiyor. İnebahtı demiyorum, belli ki bu gidişlerimizin karşılığı hezimet olmayacak. Belli ki üstünlük bizde. Ama bizim çocuklarımız bir futbol müsabakasına gitmiyorlar. Ya şehit olacaklar, ya gazi Ya da bir ömür ceremesini çekecekleri hangi ıraklı çocuğun babasını öldürdük sıkıntısı. Kim bilir, hain kurt Amerika onlar için ne kalleş senaryolar hazırladı. Gelin dünyanın kaç bucak olduğunu görün der gibi, Şırnak’ta kırdığı 13 gök ekinimizin daha fazlasını Irak topraklarında kırmak için mi? Ya da kendi çok gelişmiş ölüm kusan silahları ile vuracağı Iraklıların suçunu da bizim çocuklara atıp onları paranoid bir ruh sancısına sokmak mı? Petrolün varilini seksen doların üzerinde satma hayali mi bu savaş ya da. Türklerin dünya dengelerini altüst etmelerine göz mü yumacağız tezi ile yarım kalmış bir haçlı işgali mi yoksa. Irak savaşında tezkere karşıtlarını affetmeyenler, zil takıp oynamaktalar şimdi. Oh nihayet Irak’a giriyoruz sevinci ile ellerini ovuşturmaktalar. Ne ki savaşlar da eskisi gibi namuslu meydan muharebeleri değildir artık. Sanki o köşe yazarları kendi oğullarını göndermekteler. Ya da yüz milyarlık düğün yemekleri verdikleri sevgili damatlar gidecek bu savaşa. Kimler gidecek? Şırnak’ta ölenlerin hayat hikâyelerini okuyup can evinden vurulduğumuz, yoksul halk çocukları gidecek yine. Köylerinde, patates tarlalarında çapa yapan gençler gidecek. Ya da en zengini, dedesinin kamyonunda çalışan gariban çocuklar gidecek. Oralarda onlar ölecekler. Adile Sultan yalısında kendilerini deniz polisinin koruyarak fırın ördeği yiyen düğün davetlilerinin çocukları orada ölmeyecek. Belki söylenecek birkaç kişi, daha ne istiyorsun bak düğün takılarından da zekât olarak biraz şehitlere verecekler. Dünyanın hazinesini terazinin bir kefesine koyun, diğer kefeye de yirmilik fidanın tırnağını. Hangisi ağır çeker. Elbet canlı evladın tırnağı. Hiç gidilmesin mi? Gidilecekse tek evladımızın burnu kanamayacak tedbirler alınarak gidilsin. Gitmelere, silahlara ayrılacak kaynaklar güneydoğunun yoksul halkına harcansın. Köyleri boşaltılmış, ağaçları kesilmiş, hayvancılığı bitirilmiş insanların çocuklarının dağdakilere katılmaması için, üç beş zenginin ya da sanatçının kendilerini rahatlatmak için şehit ailelerine verdikleri sadakalar ile bu iş düzelmez. Yeni şehitlerin arkası kesilmez. Amerika’yı çiçeklerle karşılayan Iraklılar gibi bizim ülkemizde de Bush katilinin yolunu gözleyen işbirlikçi çok. Köklü tedbirlerle devlet güneydoğuyu mamur hale getirip, işsizlik vebasının belini kırdığında, ne Amerika’dan medet umanlar kalır, ne terör. Devlet temizlik için kolları sıvadığında, terörün örttüğü uyuşturucu, silah ve sigara kaçakçılığını önleyip, devlet görevlilerinin de karıştığı bu suç çetelerinin üzerine gidebildiğinde, güneydoğu kırık kanatlarını oynatabilecektir. Makam arabası, özel şoför, koruma gibi at ile ayran içmeye gitmeyi, bıraktığında devlet, kaynak bulabilecektir. Kafası çalışmayan, kıytırık müdürlerin kalça kemikleri altın kaplama mı ki; kendi otosu ile işine gidip gelmeyerek, yoksul milletin parasını benzine verip, tüyü bitmemiş yetimin hakkını hovardaca tüketebilmekte. Parası varsa kendi otosu ile işine, yoksa otobüsle giderse sırtımızdaki yüklerden daha çabuk kurtulacağız. Bu millet omuzlarındaki yükleri attığında daha özgür, refah ve mutlu olabilecektir. |
|||||
Etraf başörtülü yarı çıplaklardan geçilmiyor.
Tesettürle başkaları değil ama başörtülüler fena halde dalga geçmekte.
Arkadaş zor geliyorsa çıkar kafandaki örtüyü.
Sana zorla taktıran mı var?
Bir salaşlık, bir derbederlik.
Sanki kafasındaki iki kılı kapatınca hatun kişi, bütün vazifelerini tamamlamış gibi vücudunu orta yere saçıveriyor.
Acaba Müslüman kadının sadece saçı kıymetli, en mahrem vücut azaları çok mu değersiz diye düşünmekte insanlar. Göbekler, göğüsler, kalçalar orta yerde.
Kadıncağız adeta amazon gibi sokağa fırlamış.
Önceki gün ziyaretime gelen üç bayan yazarla oturup konuştuk. Örtülerini bayağı modernleştirmişlerdi. Belli ki bana akıl vermeye gelmişlerdi. “Biz de zamanında bu tesettürü amma abartmışız” deyince bayağı şaşırdım. Arkadaşlarım iyi eğitimli ve sevilen kalem sahipleri idi ama değil pardösü, ceket bile giymeyerek incecik elbiselerle ne büyük devrim yaptıklarını anlatmaya uğramışlardı.
En baştakilerdeki bozulma bütün toplumu etkilemekte. VIP kadınlardan başlayan bir dezenformasyon.
“Özür dileriz cumhurbaşkanlığı sitesinde hanımefendinin bir düğünde çekilmiş resmi çıkmış, düzelteceğiz”.
“E evladımın düğününde bile, şöyle etrafa endamlı bir kadın nasıl olurmuş göstermeyeyim mi? Hem bizi zevksizlikle, demodelikle suçlayan laiklere biraz zarafet dersi vermeyelim mi?” iyi niyetinizi yüzünüzden okuyorum da.
Düğünlere katılan binlerce erkeğin meraklı bakışlarını bir kalemde yok saymanız da size ilahi bir artı getiriyor mu acaba?
Ya da dinin şöyle bir kuralı mı var? Düğünlere katılan erkekler namahrem sayılmaz. Zaruret miktarıdır. Gecelik gibi elbiselerle göbeği göğsü etrafa dağıtıp salon sahibeliği yapmanız da bir mahzurat yok mudur?
Büyük başlarımız böyle yapınca; halk çocukları da nereden bulsunlar cici salonları, şık avizeleri, pahalı kostümleri; onlar da sokaklarda soyunmaya başladılar.
Tamam, bizim kızlar yeni örtünüyor biraz hoşgörü de, altmış yaşındaki büyük hanımlarda da mendil kadar başa yapışan örtüler ve göbek göğüs hatları olabildiğince belli eden dar kostümler.
Acaba Müslüman modacılar ellerindeki makasın hakkını nasıl verecekler? Pardösü değil de atletizm mayosu biçiyorlar sanki. Bütün vücut azaları ortada.
Tanıdığım pek çok başı açık laik bayan; bizim başı örtülü pek çok kadınımızdan daha kapalı giyinmekteler. Yaz sıcağında diz altı eteği üzerine ceketini ya da hırkasını giymeden dışarı çıkmayan, neneden atadan görgülü, terbiyeli çok insan tanıyorum.
Lakin bizim cephede bir amazonluk, bir yarı çıplaklık almış başını gidiyor. Arkadaşlar zor geliyorsa takmayıverirsiniz şu örtüyü olur biter.
Ama Rabbimizin Müslüman kadınlara hediye ettiği tesettür tacını, toza kire bulayıp ayağa düşürmeyin lütfen.
Allah sonumuzu hayreyleye ama durum hiç iç açıcı değil. Aşağılık kompleksleri ile acınacak durumdayız.
Hem bu konuda sadece kadını suçlamam da yersiz.
En büyük suçlu insanın erkek cinsi yine.
Geçen gün baktım anlı şanlı delikanlı, kolundaki eşi yarı çıplak. Dapdar bir pantolon, neredeyse bağırsaklarının başlangıç ve bitiş yeri ortada. Üzerinde uzun bir ceket yok. Derisine yapışmış bir mini bluz. Ve bu trajik tabloya arsızca bir de baş bağlamış. Bu görüntüyü veren kadından çok erkeğe baktım. Acaba oğlan kör mü diye. Aval aval ağzını açmış etrafı seyreden delikanlı, yanındaki kadının yarı çıplaklığını göremeyecek kadar aptaldı.
Tesettürün bozulmasında en büyük suçlu erkekler.
Onlar açık bayanlara, televizyonun edepsiz çıplaklarına hayranlıkla bakarken, hanımları da; o aptal beylerini ellerinde tutabilmek için açılma yarışına girdiler. Bizim pek çok kadınımız niçin kapanmıyor sanıyorsunuz, ya da böyle yarı çıplak dolaşıyor derseniz; kocaları yüzlerine bakmaz diye.
Rabbimiz setr olma hususunda cümlemizin kalbine güzel ilhamlar versin.
Mine Alpay Gün
Milli Gazete
19.10.2007
Ben karagün dostu sanmıştım seni En acı günlerde terkettin beni Bir derdin üstüne bin derdi kattın Her zaman ağlattın şu gözlerimi Aşkımız bitecek böyle giderse Bende hiç günah yok kabahat sende Sanma ki bu dünya sana kalacak Senin de gençliğin elbet solacak Herkesi kendine yar olur sanma Yine benim sana tek yar olacak Aşkımız bitecek böyle giderse Bende hiç günah yok kabahat sende Ne seni görseydim ne de sevseydim Gönlümü vermezdim böyle bilseydim Ne bir gün güldürdün ne sevindirdin Seni sevmektense keşke ölseydim Aşkımız bitecek böyle giderse Bende hiç günah yok kabahat sende
Söyleyen : Erkin Koray, Cansu Koç