GEÇMİŞİN GEÇMİŞİNİN İZLERİ

Zaman; her gün- bugün de dahil.  Kişi;  ikincil çocuk (olmaya devam)  Uzun, çok uzun bi aradan sonra yazmaya başlamanın sevinci içindeyim. Kim bilir belki üç dört yıl olmuştur. Hatta en son ne yazdığımı da tam hatırlıyor değilim. Bi arkadaşıma ya da bi dostuma verilmek üzere hazırlanmış küçük bi dosya. Yok yok…küçük bi mektup. Sanırım uzun süre yazmaya ara verilmesi yazmayı seven bir insan için en tehlikeli şey olmalı. Sanırım öyle olmalı. Şimdi tekrar yazmaya karar vermemim nedenini tam kestiremiyorum. Neden yazmak zorunda hissettim kendimi. Bitmemiş bir şeyi tamamlamak için mi? Geçen uzun zamanda yazdıklarımı bi kaç kez aklıma getirip düşünme fırsatım oldu. Öyle ya!! bi çok şeye fırsatımın olmadığını hesaba kattığımda, sadece bunun için bile küçük bi zaman ayarlamanın önemli bi şey olduğu doğru. -ama bu şey ne? tam olarak önemli değil- Yazdıklarımı gözden geçirebilmenin aslında ne kadar zor şeyler olduklarını biliyorum. Yazdıklarımın hepsini, genellikle hepsini, sık sık hepsini, çoğunlukla hepsini, ara sıra hepsini, bazen hepsini, eh işte hepsini, sıkılmazsam hepsini, (ne kadar uzatabilirim???) bazen daha az hepsini, daha sonra bakarım hepsini, hiç hepsini, severim. Bence yazdıklarımla ilgili konuşmasam, yazmasam,benim için elbette daha iyi. Hiç kendimle ilgili doğru dürüst bi yargıda bulunabileceğim aklıma gelmemiştir. En uzun cümlelerimin bile beni öve öve bi türlü gökten indirmediğini düşündüğüm de çok sık olur. Zaten kendime ne yazdıysam bi hinlik bulunur içimde. Yazdıklarımın beni nereye götüreceğini belli değildir. –şimdi de böyle mi olduk- Yazdıklarımla aramda önemli bi bağ olduğu doğrudur. Ben buraya ne diye geldim hayret ediyorum. Ben başka şeylerden söz edecektim. Başka bi şeylerden. Kendimden. Sevgimden. Evimden. Evlerimden. Buraya, yazdıklarımdan, yazmadıklarımdan söz etmeye gelmedim -nereye gelmedim?-Bak sevgili dostum -kime yazdığımın şimdi hiç bi önemi yok- yakınımdaki insan, ruhlarımın birlikteliği, uzun bi süre sana ve sevdiklerime –kimi seviyorum senden başka(sen kimsin?)- yazmadığımdan dolayı utanıyorum. Yapabileceğim en büyük üzüntü, ya da seni tatmin edebilecek en iyi ayıplama duygusu, bu olsa gerek. Yazmadığım için kırıldığının ya da üzüldüğünün, benim için ne fena çocuk bi yazı bile yazamıyor dediğinin ayırdına varabilmiş değildim bu ana kadar. Ne kadar yanılmışım, ne kadar başka bi hayatı yaşamışım. Gerçekleri söylemek güç, kimse halimden, durumumdan anlamıyor. Beni şimdi bi görsen, yalnızlığımı bi bilsen, aşık olduğum kadını, evimi, odamı, yeni odamı yeni, sen benim işin içinden çıkılmaz hale gelen evrenimi bi duysan. Bi dostumun -dostum olup olmadığını bilmiyorum, böyle birinin olup olmadığını da! Hatta ben bile uydurmuş olabilirim bu dostu- evren hakkında söylediği bi şey vardı (böyle bi şeyin bana başkası tarafından söylenmiş olması da uydurduğum bi şey olabilir mi?) evrenin yüzde dördü hakkında bilgi sahibiymişiz. Oh ne güzel!! Benim için hava hoş. Hem benden sonrası benim gibi insanların yaşayamayacağı bir çağ, bir bundan sonrası olacak. Benim için hava yine hoş. Bana hiç “senin evrenin hakkında bilgi sahibi olmak istiyoruz’’ diye, birisinin gelip talepte bulunduğunu hatırlamıyorum. Halbuki benim evrenimin kaçta kaçını biliyorsunuz. Kaçta kaçının neresini biliyorsunuz. Siz, sen de dahilsin buna dostum, evrenimin varlığından haberdar mısınız?  

Bugün neden bunu yazıyorsun diye sormaya kalkarsan         -aslında sormanı, sorgulamanı istemem- belki bi şeylerin eksik kaldığını, yaşanmış pek çok günün yarım kaldığını; gibi laflar edebilirim. Sanırım bi şeylere başlayınca sırf bitirmek için bile yaptığı oluyor insanın. Sadece bitsin, sonu gelsin diye. Ben de bundan olacak yazdığımı bitirmek için yazıyorum. yazdığı oluyor insanın demek için yazıyorum. Hiç bitmese güzel olacak, büyüsü bozulmayacak, olduğu gibi efsanesiyle yürüyüp gidecek şeylerin, yazıların, uzattıkça uzatılmasıyla nereye varılır. Neden uzatıyorum desem de yeridir. Bu arada benim yazdıklarımın efsane olamayacak kadar bugüne ait olduğu da doğrudur. Şimdi bununla ilgili bi tartışma da başlatmak istemiyorum artık. Yazıyorum da yazıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi, az sonra ağzımdan tek kelime çıkmayacakmış gibi.Bitirmek zorunda olmadığım bi şeyleri, muhakkak kendimi size anlatma ihtiyacı hissetmeme bağlamak bana haksızlık olur. Yoksa haklı mıyım, ben de bunu şuna bağlama konusunda bi şeyi de doğru mu söyledim. İnan az önce ne söylediğimi anlamak için geri dönüp okumam gerekecek. Kuruntularım: Bugün sana, size (saygıdan değil çoğunluğu oluşturmanızdan) bazı kuruntularımdan, bazılarının (bazı insanlara bazıları demeye başladım, insanları sınıflara ayırmaya da başladım. Evrimin son halkası:bazı-insan) sahip olmadığı kuruntularımdan söz etmek isterim… bir gün yazdıklarım okunursa, biri onları okursa; elimde ne kadar şey varsa buraya yazma gereği duyduğumdan yakınacaktır. Her hissettiğimi, her aklıma geleni kağıda dökmenin –ne kadar bildik tanımlamalar yapıyoruz, benzer benzetmeler, benzer insanlar haline getirildiğimizden yakınıp duruyoruz ve benzer şeyler söylüyoruz; herkesin yaptığı gibi- her aklıma geleni cebimden çıkardığımın, içimden fırlatıp attığımız, her hissettiğimi denize attığımın ve bir iyilik yaptığımın, düşümde gördüğüm her parçayı birleştirip gökte bir ay yarattığımın, yarattığımın, yarattığımın, yaratıldığımın, aşındığımın, aşırıya kaçtığımın, bir kağıda  içimdekilerle aşırı yüklendiğimin, kendimi bağıra çağıra kalemlere itelediğimin, daha neler neler -olabildiğince farklı olabildim mi?- hissedip, hissetmemiş gibi yaptığımın. Daha yeni öldüğümün. Gerçekten düşlerimin benden sıyrılıp gittiğinden beri öldüğüm, daha neler neler anlatırdım ya size, istediğim her şeyi anlatıp sizi sıkmanın, yormanın, sayfalara boğmanın ne kadar güç okuma koşulları varsa onu oluşturmanın ve gariptir size hiç bi şey anlatmamanın, anlatamamanın verdiği acıyla kıvrandığımın, yaptığım bütün anlatım bozukluklarının -burada bile- hesabını aslında küçük bi defterde tuttuğumun (az hata yaptığımı başka nasıl anlatırdım size) ve daha neler neler anlatırdım size. Yanınızda sustuğumun, susarken konuştuğumun, sizinle aynı şeyleri benimde önceden düşünüp bi kenara yazdığımın ama size anlatamadan unutup ağladığımın, bugünü unutup yarın için yaşadığımın, sabırsızlığımın, her an acıkmaktan bunaldığımın, yaşayıp yaşamadığımı anlamadığım, anlatamadığım. Neler neler, şöyle sizi usandırmadan bi çift laf etmenin bendeki akıl almaz huzuru ne kadar sağlayacağının ama bunu sizin anlamadığınız için  bana söz hakkı tanımadığınızın, sızlayıp durduğunuz o bir sürü şeyden benim onca söyleyecek sözüm varken, sizin söylediğiniz iki cümlenin kanun gibi anlaşıldığının, bugün söylediğinizin, yarın yanlış çıkmasının -söylediğiniz her şey söylediğiniz gibi doğru mu?- işte sizi sıkacak olan bir sürü, bir dolu olayın, olgunun        -biraz sizin dilinizden konuşayım- yaşanmışın hesabını tutacak size sayacak değilim.(yoksa saydım mı?) Öyle kalbinizi kıracak, sizi üzecek, kendimi haklı gösterecek değilim. Değilim de değilim. 

Yaşadığınız şehirde bir odaya kapanarak ne kadar zaman geçirdiğinizin, odadan çıkmadan yemek bile yediğinizin. Tıraş olmak için sıra beklediğiniz akşam üstlerinin, gerisin geri odanıza girdiğinizin. Bilmem ne kadar zaman pencereden dışarıyı boş boş izlediğinizin, bilmedikleriniz hakkında günlerce kitaplar arasında gezinerek dalga geçtiğinizin, hesabını kitabını tutacak değilim. Değilim de değilim. ( Bir daha kendimi bu kadar ısrarla yok sayacağımı sanmam) bi kere daha; değilim de değilim. Bu şehrin her nimetinden faydalanmaya başlayalı, kendime bayağı çekin düzen verdim. Elimle, kendi elimle kurduğum şu ufak hayat biraz düzene girmeye başladı bile. Her şeyimi belli aralıklarla yapabilme özelliğine kavuştum. (her şeyimi belli aralıklarla yapıyorum diyebilme yetisine sahip oldum) Şuursuz da değilim yani. Her hangi bi güne kendimi sığdırmamayı öğrendim. Öykü yazmasını kendime belledim. Her gün yaşadıklarımdan bir öykü yazarsam yıl sonunda 365 ve hatta dört senenin sonunda bin dört yüz altmış öykü olur diye düşünüyorum diyebilmeyi öğrendim. Ben, yazdıklarımdan dersler çıkartılması istemeye hakkımın olduğunu da burada öğrendim. Şu dört sene sonunda biriktireceğimi düşündüğüm öyküler toplamı da ancak bi hayal olarak kala kaldı. Ama bunları düşünmeyi öğrendim. Öğrendiklerimden  sonrasıyla, öğrenmeden önceki beni (öğrendiklerimden önceki beni) karşılaştırmaya bile kalkıştım. Bunu da, bi dersin sonunda, adam akıllı dinlemediğim sanata giriş hocasının - böyle bi ders aldığımı sanmıyorum. Bütün derslerimin ingilizce üzerine bi şeyler olduğu kanısındayım- ağzından çıkan son cümle olarak duymuştum. O derslerin neyin nesi olduğunu kestiremiyorum. Çok bunalmış olmalıyım ki dinlemiyordum bu dersleri, hatta gitmiyordum. Uykumu bölmenin, rahatımı kaçırmanın hiç  anlamı yok. Gerçekleri konuşuyoruz şurada karşılıklı. Ben sana ne kadar benden bahsediyorsam, seninde benden o kadar söz etmeni, bir başkasına benden söz ederken benim sana söylediklerimi o başkasına iletmeni, anladın işte beni var etmeni senden-ne kadar da samimi oldum- istememi, senin kendinden bana söz edebilme özgürlüğüne bağlıyorum.Her gün biraz biraz yazarak bu yazıyı bitirmenin, karşına bir şeylerin ikinci bölümü olarak koymanın, her gün bir parça düşünerek geçmiş dediğim hatıratların yazılmasının ne kadar zor, ne kadar acımasız, ne diyoruz biz buna? ne kadar çilekeş olduğunu biliyorsun.– zaman daralıyor gibi yapıp geçiştirmeliyim bunu- Bir şeyler olsun istiyorum; görünmez gökyüzü olsun. Göğün yüzü. Biz orada olalım. Dağılalım. Parçalı yağmur damlalarından, tepelere inen sisten, başka neyden sorumlu olalım. Başka neyden?Şimdi telefona sarılıp, telefonla bir olup sana beğendin mi ilk bölümü? diye bağırmak, seslenmek, sormak istiyorum. Canımı dişime takıp yazdığım o yazılar hakkında tek bir söz etmemeni kınamalı mı, yadırgamalı mı, susmalı bu konu hakkında, yüzüne bakmamalı mı, hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeli günlerce günlerce, günlerce daha yazmalı ve sana mı göndermeli,              ne etsem de senden bu yazdıklarımla ilgili tek bir cümle duyabilsem, bir söz söylesen. Bir şeyler belirtsen. Seni yazdıklarıma bağlayan ne olmalı bu dünyada. Şimdi elim telefonun üstünde. Bi görsen halimi, elim titriyor, arayıp bağırsam. Beğendin mi? beğendin mi? belki de beğenmediğini söylesen de kendimi kaybedip yok olsam. Yoksa öldüğümü mü sana yazsam. Bunu mu istiyorsun? desem. Şimdi senden bi cümle, bi laf, bi akıl işitsem fena mı olur? Kötü mü olur. Öldüğü mü söylesem sana. Bu günler kendimi bu şehrin ıssızlığında yok olmuş, bir son katın köşe penceresine sıkışmış hayalleriyle, kendimi kaybeder halde buluyorum. Uyanamıyorum. Ne uyanabiliyorum, ne de uyansam kendime gelebiliyorum. Dersler diye bana yutturulan saatlerden bıkıp usanmak, sabahların yalnız uykularına götürdü beni. Buralarda var olma savaşımın bittiğini, boyut değiştirdiğini görüyorum. Gülüp geçmenin en büyük varlık alanı olduğu gerçeğini yavaş yavaş görüyorum. Daha neler neler görüyorum. Resim çizememenin. Resimle ilgili tek kelime edememenin, bilinmeze doğru gitmenin korkusu içindeyim. Artık şımardığımın da farkındayım. Ölmeye yakın duran insanların şımarması gibi, ölüm şımarması. Buradan çekip gitmenin şımarması. Ölmeden önce bu kadar şımarana ölüm şımarması geldi denir, ben öyle derim. Buraya gelirken ardımda bıraktığım hayatımı hatırlamak aklımı çelmemeli. Yeni bir şehrin beni ben yapacağını, fazla uzatmadan, fazla söze gerek kalmadan, orada mutlu olacağımın…Bir başka şehir olsun da burası olmasın demeye başladım bile. Aynı buraya gelirken burası için hissettiğim güzel umutlar gibi, bir başka şehir  için de aynı umutları beslemeye başladım.        – umutların beslenmesi sabah öğle ve akşam süren geceleri uykuda rüyalarıma kadar giren özel bir uygulamadır- .Göründüğü kadarıyla ama sadece göründüğü kadarıyla                   (göründüğüyle kalsın) bazı şeyleri ama bazı  şeyleri, yanılgıya düşerek yaptığımı anladım; ama sadece anladım. Bu kadar sürecek olsa, yani başında bu kadar uzun sürecek “mutlu olmanın yollarını arama” dönemini fark edebilsem hiç mi hiç yola çıkmaz oturduğum yerde (“otur oturduğun yerde”; babamın lafıydı) mutluluğu arardım. Üstelik bu yolları nereye gideceğim belli olmadan kafama koymamın da sakıncalı yanları olduğu doğru. Şimdi nasıl ki dostlarım birer birer çekip gideceklerse, nasıl “öğrenciyiz” dönemlerini, “öğrenciyiz” boşluklarını bir kenara bırakıp kendi hayatlarına dayanacaklarsa, benim de onlar gibi yapmamın, onlar gibi çekip gitmenin haklı yanları vardır elbet. Şimdi nasıl ki dostlarım beni yalnız başıma bırakacaklarını  hissettirdilerse ( ben mi kendimi yalnız hissediyorum, kimsenin beni tek başıma bırakacağı yok mu?) ya da ben neler söylüyorum yine?Çizmenin, yazabilmenin, üretmenin, her şeyimi geçmişimle bütünleştirmemin, onların, bunların, şunların, sizlerin, bizlerin, çevremdeki beyinsizlerin, dünün, yeni yollarımın, yarınımın, sesimin, ses vermemin, bugünümün, susmanın, dostlarımın, uzak bir ülkede yaşayan, tek başına yaşayan ve beni bekleyen sevgilimin, sevgilimin arka sokağında oturan eski sevgilisinin, geride bıraktığım annemin, siyah odamın, belki de siyah olduğunu sandığım gözlerimin, şimdi beni sevdiğini söyleyen ama bir zamanlar, bir zamanlar, bir zamanlar, bir zamanlar; hiç de öyle görünmeyen kadınlarımın hepsinin ruhlarında bir iz bırakamamanın derin acısının, ve bu acıların hepsinin toplamının bendeki trilyonlarca hücrede bıraktığı sinsi meretleri. Yaşasın acılarım. Onlar oldukça yaşarım, siz yaşarsınız. Herkes derin bir acıdan başka bir şey değildir, acıları. Yaşasın dünyayı bu hale getirip bize az da olsa mutlu günler yaşatan acıların acıları. Geçmiş acılarım, gelecek acılarımın teminatıdır. Yaşasın acılar!!! Şimdi bi arkadaşıma gidiyorum, söz vermiştim beni bekler, bugün ona gideceğim, geldiğimden beri beni bekliyor. Ya da her zamanki gibi kimsenin beni beklediği yok. Her zamanki gibi kimsenin benim verdiğim sözü söz saydığı yok. Her zamanki gibi beni bir bilene sor, bilen yok. Yaşasın acılarım!

Öykü/Kelaynak

tankutalp ertek

Yorum yok »

HERKESE BİR BAKIŞI VAR ÖLÜMÜN…

Uçurumda açan çiçekleri, acıya bulanmış kadınları arar hayat boyu Pavese. Bulamaz. Aynı zamanlarda ölümü de arıyordur. Ve zor da olsa bulur. Yalnız bir otel odasında, sevgisizlikten tiksinir, kadınsızlığından arınır. Adam, yaşamın ucuna yapılan en uzun yolculuğa çıkarken, bir kadın, Tezer Özlü de, başka bir coğrafyada, başka bir zamanda bir intiharın izinde yürür. Her ikisi de yaşamın kıyısından dönmüş gibi, dünyada yalnızca bir gölge oyunu gibi varolup, ölürayak, sanki her yerde misafirmiş gibi yaşar, giderler. Sonunda erkeklerini, kadınsızlıklarını, gün batımlarını, salıncaklarını, çocukluklarını ve büyük yaşama uğraşlarını bırakırlar dünyaya… Adam, hayat boyu “Yalnız Kadınlar Arasında”ydı, ya da kadınlar arasında yalnız… Kadın da, “okyanus gibi yalnızlığının” ortasında bulmuştu Adam’ı. Bu da birçokları gibi, zamanı yanlış bir aşk mıydı? Bütün yalnızlar birbirini tanır bence. Ama “dünyanın bütün yalnızları bir araya da gelse”, geçmez yalnızlıkları. Dünyaya biraz geç gelmiş, ya da erken gitmiş olmanın acısını ben de bilirim. Bu Adam’la Kadın’ın yolları bir yerde kesişseydi, belki de farklı olurdu… Gerçi adam inatçı, çünkü; “öykü ve şiir yaratmak için doğmuş olanlar, aşık olmakla yetinemezler, çünkü aşkın sanatsal bir yapıtı oluşturacak entelektüel örtüsü yoktur” O’na göre.  

Peki ömrünü neye adamıştı bu Adam? Kadınlara mı, sevgiye mi, çocukluğuna mı yoksa edebiyata mı? “Kadınları düşünmemek mümkündür; tıpkı ölümü düşünmemek gibi…” demişti bir yerde. Ama yapamamıştı düşünmeden onları. Hiç tanışmadığı o Kadın, Adam’ın rüzgarında kaybolup, O’nun yaşam haritasının üzerinden geçti bir kez daha. Kendi yazı haritasıyla örtüşmeye başladı Adam’ım kederli geçmişi. Kadın, O olmadan yaşadı Adam’ı. Gittiği bütün uçlara götürdü O’nu. Sonra düşündü; “Acılar olmadan yazılabilir mi. Edebiyat, yaşam ve ölümün sınırlarının artık acıları tutamadığı, tutmaya yeterli olmadığı yerde başlamıyor mu?”  Yaşamak başlı başına bir uğraş mıdır insan için? Bu Adam, bir yaşam boyu adını bilmediği kadınları aradı ve bulamadıkça küfretti onlara. Ne kadınlarla hesaplaşabildi, ne de yazdıklarıyla. Adam için, “Kötü yazmak demek, sahici olmayan kelimeler, cümleler kullanmak demektir.” Sahici bir kelime ararken de, ‘ölüm’ü buldu.  “Herkese bir bakışı var ölümün.Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.Bir ayıba son verir gibi olacak,belirmesini görür gibiaynada ölü bir yüzün.” 

Yaşamım kıl kadar çizgisinde cambazlık yapan ve beklenenin aksine sonunda kaybeden iyi kahramanlardı Adam ve Kadın… Her ikisi de kendi ‘ben’ini arıyordu ve zaten “hayat yaşantı aramak değil, kendini aramaktı”. Adam,  mümkün olan en acımasız, en gerçek kelimeleri kullandı hayatını betimlerken. Yaşamla olan derdi bittiği için seçmemişti bence ölümü, sözleri tükendiği için seçmişti. Seçeneksiz kalmış bir adamın, en azından kendi ölüm biçimini seçmesiydi bu. Sevgisiz ömrüne bir son verme isteğiydi…

“Yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır.” derdi Adam. Yalnızlığından boğulmamak için yazıya sığındı. Yalanlarla yaşayamadı! “Bendeki bu direniş, söyleyeceğimi söylemek gibi bayağı bir istekten başka bir şey olmasa gerek.” “Değer mi bunca yalnızlık, gittikçe daha yalnız olmak için?
Boştur yollar meydanlar yalnız gezildiğinde.
Oysa bir kadın durdurmalı
konuşup da birlikte yaşamaya inandırmalı,
yoksa hep kendisiyle konuşur insan.”

Sonunda çıksa da karşısına evi çekip çevirecek o kadın, kadın bir imkansızlıktı artık Adam için… Değmezdi vermeye vaktini bir kadına, nasılsa gidecek ya da aldatacaktı O’nu. Aldattı kendini, aslında kadınsız değmezdi bir yaşama.

“Herkesin intihar etmek için iyi bir nedeni vardır.” Adam içinse bu neden, yalnızca kadınlar değil, “yaşama ağrısı”na son verme isteğiydi. Neden kural dışılıktır intihar? Neden bir utançtır arkada kalanlar için? Ve kim örtmüştür üstüne o sır perdesini? Yazıldığı gibi ölümü sıradanlıktan kurtarmaz mı intihar? Bu, yalnızca biçimden ibaret bir şeydir, bir ölüm biçimi. Adamınki ise biçimi aşar, özünde çıkmazlar, sarsıntılar, olmayan kadınların yokluklarını barındırır.  “Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir.” Onun karşı çıkışı, ölmüş olmak değil, artık yaşamamaktı bu yaşamı. Bu Adam’ın ve Kadın’ın yalnızlığı, aramayı, buluşmayı, vazgeçmeyi aşan bir yalnızlık. Yaşamı anlamlandırırken, kendini ararken duyulan yüzyıllık bir yalnızlık. Hep kendisiyle konuşan insanın sonu mudur yalnızlık? Hani herkes deli der sana yalnız konuştuğunda. Dünyanı yok ederler, uzaklaşırsın kendinden. Alır pılını pırtını gidersin, vazgeçersin “yaşama uğraşı”nda, “üstün kalsın” dersin tanrıya. Zaten Adam’ın da söylediği gibi, “yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç değil mi?”

Yorum yok »

Nere Ben, Nere Orası!*

Sen neden buralara daha önce gelmedin? demesiyle, gerçek hayatının ilk anlarını buralardan başlattı. Sen neresini ilk bilirsin? Adımlarını attığın sokaklar burası mı? Yoksa geçen gün bahsettikleri yaramaz- hani işe yaramaz demiyorum da, ortalığı birbirine katan koca ayaklı, beyaz patikli!       Sahi! sen hem burasını hem orasını, neresi kalmadı senin yaşamadığın, devamlı bir yerlerden söz ederdin, geçmiş, iki de bir geçmişin. Ne bilelim hem senin sadece şuracıktan çıkmamış, ekmek almanın en uzak şehir olduğu, ana kucağından ayrılmadığın!   

Yoook!! Orada dur. Geçen gün hatırlatmıştım, nerede başladığımı unuturum okula, neresinde iki kere durduğumu, otuz, otuz beş saat şimdinin halk otobüsleriyle nerelere taşındığımı, hangi molada çıkarttığımı? Unuttum mu unuttum, unuturum, bil ki senede üç kez uzun yolum olurdu, iki üç kez de yatağım, sokulacağım kucak, elimi tutacak adam, ekmek alınacak o bambaşka sokak, gerisi gelmez, nereden dur durak bilmeden başlasam, üç tane tekerleğin olduğu tünel vardı, boru denirdi,üç tekerleklilerin hepsi oradaydı, bayağı çocuk vardı hani! Çocuklar aramdaydı, ben de onların arasında. Ben iki üç yıl olduğunu anımsıyorum ama daha da az olabilir, asker vardı hayatımda, sonradan epey sonradan, kaçakmış, yakmışmış, ne olmuşsa, öğrendiysem topu topu ne yaptığı değil, yeşil şapkanın beneklerini öğrendim. Orada fark ettim; aynı adam sandığım kardeşmiş, ben ikinci Nihat derdim. İlki  babamdı, askerdi, çocuktu benim için. Bıyıkları -şimdiki aklım olacak- gülüp geçilecek kadardı, çocuktu düpe düz, oysa başkalarının elini tuttuğu şöyle böyle kocaman babaydı, elini tuttuğum babamdı benim için, bi ara annemin eline sarılı oldum, bıyıkları yoktu ne de olsa o da baba, bu da! neden ikisine ayrı ayrı isimler vermişler, hâlâ anlamam. Bir  iki yıl ayrı kaldık, ikinci Nihat o olmuştu bilmeden, alışkanlık işte. Ayrı kaldığımı ancak yirmi yıl sonra anladım, ben hiç  oralı olmamışım, ben mi ayrıydım, başkaları mı, ama bildiğim; bir sürü ses varken, 86 yılbaşında, TRT  yılbaşını kutlarken, ben dedim bilim adamı olacam. Bilim ne? Ne olursa olsun, olacam. Oralı olmadım ya,  şimdi belki ben yeşil şapkalı görünüyorumdur, uzaktan iki günlüğüne gelen çocuk ben oldum, ben şimdi bıyıksız, büsbütün çocuk ben oldum. Orası o zaman küçüktü, bugün gitmeye çekinirken, büyümüşüm, ben rivayet öyle diye sana büyüdüğümü duymuş gibi söylüyorum.                                            

Soğuk; bir yere ayak basacağım her durakta kendini hissettirdi, şimdi ekim kasım derdim, beyaz, daha önce o kadar soğuk olmazdı, ilk gördüğüm yalın ayak iki kız çocuğu. Sekiz on kişi de meydan da, o kadar, o kadar ki yürüyorlar           ne anlatsam boşuna, oraya buraya ama sekiz on kişi yürüyorlar. Halk otobüsü indirdi bizi, otuz saatlik hava değişikliğinden.

Sekiz yıl bin beş yüz kilometrelik tüm yol denemelerini elime avcuma sıkıştırdım; gez, göz, gör, arpacık. İl il,

 ilçe ilçe, ben ilçe görürdüm, olağan dışı ya da olağan üstü ne olduysa olur, elektriği çizgi filmler için beklemek zorunda kalırdım, o günlerde zorunluluk tellerin birbirine çarpmasıymış. Gece uykuda kendim çizerdim kahramanlarımı, sabah okul dedim hep her sabah okul diye uyandım, sekiz yıl kesintisiz hem o oldum, hem bu, şu, biz oldum, öbürlerinden oldum, sarı, süt, pişik oldum, bin beş yüz bu tarafa şimdiki bu tarafa, geldim, o oldum, ha oldum, he, gırtlağımla birlikte gezindim, nereye gittiysem gırtlağımdaki medreseyle,şimdiki kara çocukları da yanımda götürdüm. Irak o zaman cebimdeydi, sarışınsın, ıraktan sarışın çıkara, cebimden nanik yaptım, şımarmak için fazla kabaydım, şımaramadan taş gırtlağımla cızırtılı, kesintili seslerimle, buralara şimdiki değil o zamanki eski buralara döndüm.

Yabancılık çekmek işimi kolaylaştırdı, hem Türkçeye hem Kürtçeye, hem ingilizlerin hazırlık dillerine garip garip bakıyordum. Kendimi önce aralarda kalan susamlı sokaklarda aradığımı hatır….

Sen gördüğüm kadarıyla geniş bir coğrafyaya yayılmışsın. Küçük ve büyük şehirlerin arasına sıkışmış, farklı kültürlerin yapısında neye uğradığını şaşırmışsın. Demem o ki zor iş buralarda senin gibi, hem var; hem yok, hem de çok, nasılsa işte. 

    Susam sokağını hiç kaçırmadan gelmiştim buralara, biraz olsun severdim sayfaların arasında kaybolmayı, anlamadığım her şeyi okumak,küçük kağıtlara yazmak,onu bunu kesmek, canım ansiklopedi çekerdi sonra, tek cildini taşıyamazdım,tek cildini elime aldım mı akşam sabah karışırdı birbirine. Bilyelerimi altı yaşında sayfa sayfa okuduğum aklımda, belki bir iki cümleydi de, ben şimdinin sayfa sayfa zamanında okumuştum. Öyleydi herhalde.

Sen uzun soluklu her yerde herkes olmuşsun. Öyle mi? Belli ki senin de canın oturaklı olsun ister yüreğin, üç yıl beş yıl aynı yerin havasını canın çeker. Öyle mi? Biraz bu benim yıllardır tanıdığ….  

Karşılıklı yaşamadım, gittiğim bildiğim, yaşadığım her insana yeniden ulaştım, uzaktan yakından bilsinler istedim varlığımı, çekip gitmedim, gezdimse bana gezdim, bildiklerimi  kendime ayna tuttum, sonunda görebildiğim kadarıyla bir başka soğuk memleketi, kitaplarını, köylerini, tanıdık eski yüzlerini kendime eş, dost yaptım. Burası neyse benim için orası, çarşısı pazarı neyse buranın, oranın ruslardan gelen üç paralık yirmi yıl dayanan eşyaları o oldu. Şimdi bir iki ay kullanmak için daha fazla veriyorum ya! neyse. Oraya gittiğimde hem ben oluyorum, hem diğer ben, sonra diğer ben, burada nasıl ben, hangisi olursa olsun bense, oraya giderken her uğrakta, çıkardığım! aynı mola yerinde ben oluyorum, kapıdan kaçak geçen adamları bellesem ben, bellemesem yine ben oluyorum. Rus defterlerine not tuttum, şimdi de onları bi gelse de buralara diye dört gözle bekliyorum.

 

Ya!!  ya!!, sen sen olalı  epey zaman olmuş, sanki o kadar olmamış, düne bugüne kadar beklemiş gibi. Gerisini sen getir gayrı, sen ne kadar söylesen o kadar , o kadar olur. 

Ben dersem, yerine getirmiş olurum, bugün bakkala giderken başka şehirlere göçmüş olmuyor muyum, bi sorayım kendime; dün şu sokaktan geçerken, görmemiş miydim kendi mi orada, arkamda konuşan çocuklar daha dün canım ciğerim, sanki eve giderken bindiğim biletçi iki adım ötede mola verecek, sorayım kendime, simitçi komşumuz sayılmaz mı, dün yalın ayaklı iki çocuk tren yolunun orda hani!!! Benim, ben olan, saçlarım olmasın, onları sodalı suyundan getirdim çocukluğumun, olmasın sakın, hem be…

Sen amma ben dedin!! Sevdim seni. 

tankutalp ertek;

                                               sosyoloji-4

* Kültür Sosyolojisi dersi kapsamında, Aralık 2003

Yorum yok »

MEMLEKETİMDEN EVLİLİK MANZARALARI

Hafta sonu tatili.

Arabalar vızır vızır.

Direksiyonda koca, yanında eşi, arkada çocuklar.

Suratlar asık.

Konuşmak yok ki, gülüşmek olsun.

Sanki cenazeden geliyorlar.

Değil. Görev başındalar..!

Çoluk çocuk gezdirilecek.

Kadının “Bizimle ilgilenmiyorsun” yakınmalarına karşı “Al işte, bu ilgilenmek değil de nedir?” denmiş olunacak.

Her hafta aynı yere yemeğe gidilecek,

Büyük alışveriş merkezlerine mutlaka uğranılacak,

Cep telefonu gün boyu kapalı tutulacak,

Eğer varsa ki çoğunlukla vardır; sevgiliye bir ara mesaj gönderilecek. Misal, kadın çocuğa çişini yaptırırken ya da kabinde kıyafet denerken.

Pazartesi sabahı iple çekilecek.

Sonra… Yaşasın özgürlük..!

İlk iş, sevgiliye “Günaydın” mesajı çekilecek…

Yaz tatili.

Ailecek bir tatil köyüne gidilecek.

Tatil boyunca yan yana aynı saatlerde aynı şeyler yapılacak.

Açık büfe kahvaltılar edilecek,

Havuz başında güneşlenilecek,

Sonra bir ara plaja inilecek.

Ama suratlar illaki asık olacak.

Küs gibi ama aynı zamanda yapışık gibi yaşanacak.

Cep telefonu tabii ki kapalı olacak, ara sıra mesaj var mı diye bakılacak.

Dönüş günü iple çekilecek.

Sonra… Yaşasın özgürlük..!

İlk iş, sevgiliye “Günaydın, ben döndüm” mesajı çekilecek…

Ve bu durumdaki binlerce insanın beraberliğine “Evlilik” denilecek.

Tatsız değil mi?

Peki kim ister böyle olmasını? Tabi ki hiç kimse…

Ama sebep olan biri var.

Genellikle de kadın…

Hepsi değil tabi. Sözüm kendisine evliliğin dışında yaşam alanı yaratan, eşine de bu fırsatı veren kadınlara değil. Ölüm ayırana kadar kıç kıça yaşamaya ant içmiş olanlara…

Kocayı ilkokul müsameresindeki kavalyesi gibi görenlere. Hani her figürün elele yapıldığı…

Sinemaya beraber gidilecek,

Alışverişe beraber çıkılacak,

İllaki beraber uyunacak…

Bütün programlar ikili yapılacak, ancak bu hususta kocaya hiç danışılmayacak, ona sadece yer ve zaman bildirilecek. Ayrıca, arkadaşlar kadının seçtiği evli çiftlerden oluşacak. Erkekler eşleri vasıtasıyla tanışıp metazori kaynaşmış olacaklar.

Adam eve yorgun argın gelirmiş,

Duş alıp uzanmak ve gazete okumak istermiş,

Oraya değil de şuraya gitmek istermiş,

Falancalarla değil de, filancalarla olmak istermiş,

İşten başını aldığı bir tek Pazar günü varmış, o gün belki de akşama kadar uyumak ya da balık tutmak veya televizyon seyretmek istermiş,

Hiç umursanmayacak.

Sözü edilen sınıfa giren kadınlar!

Lütfen kocanızın göğsündeki kıl olmaktan vazgeçin!

Hatta kıl bile sizin kadar ısrarcı değil… Bir gün lavaboya, küvete, yatağa, oraya buraya düşüp gidiyor.

Şimdi “Kocam kendi istiyor böyle olmasını” diyenler olacak. İnanmayın kocanıza. Size yüzü tutmuyor olabilir. Arkanızdan “Boğuluyorum” dediğini duyar gibiyim…

Benden size tavsiye; biraz sizi özlemesine izin verin. “Bu Pazar evde kalıp kitap okuyacağım, sen de istediğini yap” deyiverin mesela. Bir kerecik şaşırtın adamı..!

Kuş mu bu adam? Avucunuzda sıkmaktan vazgeçtiğiniz an uçup gitsin? Hem sıkıyorsunuzda ne oluyor, gördünüz işte, siz kabindeyken yaptı yapacağını..!

En önemlisi, sizin de ihtiyacınız yok mu bir parça özgürlüğe?

Eee… Ne bu hal öyleyse..?

Pek mi hoşunuza gidiyor adamın suratsızlığı..?

***

Şimdi gelelim konumuza…

Konu: Üç kişilik ilişki.

Konuyu oluşturanlar: Bir erkek, iki dişi.

Birinci bölüm: Üçlünün, bir eli yağda bir eli balda olan kişisi, yani ERKEK.

(Açıklama: Uçan dişi kuşu kaçırmamayı hayat felsefesi haline getirmiş erkekler konumuzun dışındadırlar.)

Bu yazıya konu olacak erkekler, eşlerine ilaveten, temeli sevgiye dayanan, halk arasında ‘‘yasak’’ olarak adlandırılan uzun süreli ilişkilere girenlerdir.

Genellikle genç yaşta evlenmiş ve eşleriyle beraber büyümüşlerdir.

Büyüyüp olgunlaştıklarında ise bir de bakmışlardır ki eşleri aslında hiç de ‘‘eş’’leri değildir. Üstelik geçen yıllar ilk günlerdeki aşkı ve heyecanı da yok etmiştir.

Hal böyle olunca erkek olmanın özelliğiyle zaten hiçbir zaman tam olarak kapanmamış olan gönül kapıları ardına kadar açılır ve bir gün oradan içeri bir kadın girer.

Oh! Ne álá.

Evet ilk aylar álá tabii. Zira ilk aylarda çoğu erkek durumun tam olarak farkında değildir.

Yıllar sonra yeni bir heyecan yaşıyor olmanın mutluluğuyla sarhoş olmuşlardır. Bu sarhoşluğun verdiği coşkuyu eve taşıyanlar da vardır.

Suratsız kocanın ıslık çalmasına, şakalaşmasına, sebepsiz neşesine bir anlam veremese de evlerine gelen canlılıktan eş de memnundur.

Ancak ikinci kadınla ilişki ilerledikçe problemler baş göstermeye başlar.

Akılları fikirleri ikincide olduğundan, dalgınlaşmaya başlarlar..!

Çocukları en az beş kere ‘‘Baba’’ diye seslenmezse duymazlar.

Bu arada eşle seks yapma sayı ve süresinde indirim günleri başlamıştır. 

Ancak bazıları eşleriyle ilişkilerini, herhangi bir değişikliğin farkına varmasına imkán vermeyecek biçimde sürdürmeye devam ederler.

Nereye kadar?

Bir: İhbar, enselenme ya da başka bir yolla eşin durumu öğrenmesine kadar.

İki: İkinci kadının ‘‘Onu boşa beni al’’ şeklindeki arzusunu doğrudan ya da dolaylı yollarla dile getirmeye başlamasına kadar.

İkinci şıkla karşılaşan erkekler, bu duruma gösterdikleri tepki bakımından üçe ayrılırlar.

Bir: ‘‘Hay hay canım’’ deyip hemen birinciyi boşayarak ikinciyle evlenenler ki bu gruba giren erkeklerin sayısı sıfırdır.

İki: Oyalama taktiği güdenler. Bu gruptakilerin durumu çok vahimdir. İki tarafı da kaybetmek istemedikleri için hayatları kararır. Kalp krizi geçirenler bile vardır.

Üç: İkinciyi derhal terk edenler. Bu gruptakiler baskıya hiç gelemezler. Aşk meşk tamamdır da o kadar da uzun boylu değildir. Evdeki kadın durumdan habersiz munis munis otururken boşamaya kalkışmanın álemi var mıdır? E, ahlak, çocuklar, toplum baskısı gibi etkenler de vardır. Olmaz yani. Yakışık almaz. Ayrıca kadın kıtlığına kıran da girmemiştir.

Konuyu çok karıştırmadan toparlayalım. Şimdi hangi erkekler kaldı geriye?

Penisi gönlüne bağlı olanlarla…

İki kadınla da ilişkiyi rayına oturtmuşken birinci tarafından enselenenler.

İki kadın arasında adeta bir ip cambazı gibi denge kurmuşken…

Aklınca kendisini ele verebilecek her türlü detayı düşünmüşken…

Yani her şey yolundayken…

Artık kaderin cilvesi mi, bir kendini bilmezin düşük çenesi mi, her neyse günün birinde enselenen erkeklerde kalmıştık.

Bu durumda ne yapar erkekler?

Ne şekilde yakalandıklarına bağlı.

Eğer arabada, yemekte, şurda burda yan yana görülmek suretiyle yakalanmışlarsa, kolay. İnkár ederler. Sonuna kadar;

‘‘Arkadaşımın sevgilisi.’’ ‘‘İşyerinden bir arkadaş.’’ ‘‘Yağmur yağıyordu, acıdım arabaya aldım.’’

‘‘Hiç tanımıyorum, boş masa yoktu, geldi yanıma oturdu’’ vs.

Bunu yaparken amaçları hem birinci kadının onurunu (!) korumak, hem ikinciyle ilişkinin devamını sağlamaktır. Zira ‘‘Evet, bu kadın benim sevgilim, bilmem kaç senedir ikinizi de idare ediyorum’’ dese olacaklar malum.

Bir kere illa ki ‘‘Ya o, ya ben’’ diyecek birinci. Ya da gurur katsayısına göre çekip gidecek. Veya türlü rezalet çıkaracak. Ayıkla pirincin taşını.

Ama daha samimi bir pozisyonda yakalanıldıysa yapacak bir şey yok. ‘‘Kim yatırdı bu kadını yanıma?’’ denmeyeceğine göre, mecburen pirincin taşı ayıklanacaktır.

Bu durumda erkekler yine ikiye ayrılırlar.

Bir: Karısının ayağına kapanıp,

‘‘Ben ettim sen etme’’,‘‘Bir cahilliktir oldu’’,‘‘Beni çok ihmal etmiştin’’,‘‘Zayıf bir anıma denk geldi’’,

‘‘Senin eline su dökemez’’ vs. şeklinde eski mutsuz, pardon mutlu günlerine dönmek için çaba sarf edenler.

İki: Yalana dolana sapmadan durumu açıkça anlatıp ikinciye sahip çıkanlar.

Neden ikinciye? Birinciyle her şey yolunda olsaydı ikinci olmazdı ki.

Bu gruba, kimse bilmese duymasa da, sırf iki kadına ve kendisine saygısından, durumu itiraf eden erkekleri de dahil edebiliriz ki, sanıyorum Mars’ta vardır böyle yürekli erkekler.

Az kalsın unutuyordum. Bir de penisi gönlüne bağlı erkekler vardı.

Bunlar o kadar kaşarlanmamışlardır ki, en kısa zamanda kendi kendilerini ele verirler. Bu noktadan sonra ne yapacakları pek belli olmaz. Yüreğinin götürdüğü yere gidenler de vardır, nedamet getirip ömür boyu karısının göğsünde ağlayanlar da.

Dikkat ettiyseniz erkekler genellikle pek dürüst ve cesaretli olamıyorlar.

Belki de ‘‘ahlak’’ kavramı yanlış öğretilmiş onlara. İki kadını ‘‘idare etmek’’, yalanlarla yaşamak, evdeki kadını enayi yerine koymak boşanmaktan daha erdemli bir davranış olarak belletilmiş.

Ama çok da yüklenmemek lazım erkeklere. Bu yolda yalnız değiller zira. Kararlarını tek başlarına veremezler.

Önce toplum dikilir karşılarına.

‘‘Gül gibi karısının üstüne…’’ ‘‘Utanmadan çoluk çocuğunu bırakıp…’’

Sonra en yakın arkadaşları… Her birinin birkaç sevgilisinin olduğu ahlaklı (!) arkadaşları ailenin kutsallığından bahsederler,

‘‘Oğlum sen deli misin? Saklı gizli yap işte ne yapacaksan. Bak bize!’’,‘‘Ya amma adamsın, eline yüzüne bulaştırdın, karda yürüyüp izini belli etmeyeceksin.’’

Hatta bazen bizzat eşin kendisi girer devreye.

‘‘Bana duyurma, gösterme, düzenimiz bozulmasın da ne yaparsan yap.’’

O kurulmuş düzen var ya… O düzen… Çok önemli. Erkek de kolay kolay vazgeçemez o düzenden.

O düzende:

Alışkanlıklar vardır,

Eksik yönlerin zaman içinde karşı tarafça kabullenilmiş olmasının rahatlığı vardır,

Donunu, gömleğini kadına aldırmalar vardır,

Evliliğin ilk yıllarına nazaran kıskançlık ve baskının azalmış olması ve erkeğin nispeten daha rahat nefes alıyor olması vardır. Yeni bir evlilik, hele aşk varsa, yeni bir çalkantılı dönem demektir zira.

Bütün bunlara ilaveten ikinciyle de bir süre sonra birinciyle bulunulan noktaya gelecek olmanın bilinci de vardır.

Hal böyle olunca,

Kimse erkeklerden yürekli olmalarını beklemesin!

***

Şimdi gelelim üçlünün kadınlar kanadından, halk arasında ‘‘kocasının gül gibi karısı’’ olarak adlandırılan ancak burada kısaca, ‘‘birinci kadın’’ olarak anılacak olan hanımefendilerin durumlarına.

‘‘Durumları’’ diyorum, ama ‘‘birinci kadın’’ için tek bir durum vardır, o da ‘‘eş’’inin ‘‘eş’’i olduğudur. Genellikle Tanrı onlara gaflet gömleği giydirdiğinden başka durumların farkında değillerdir. Bu farkında olmama halini, ‘‘Benimki yapmaz’’ şeklinde ifade ederler.

Gaflet gömleği giymemiş olanlar da vardır tabii, ancak onların kocaları da yapmaz.

Neden? Zira eksiği olan kadının kocası ikinci kadına ihtiyaç hisseder. Oysa onların hiçbir eksiği yoktur ki. Mükemmeldirler. İkinci kadından haberdar olduklarında ağızlarından çıkan ilk lafın, ‘‘Benim ne eksiğim vardı?’’ olması bu yüzdendir.

Hiçbir eksikleri olmadığı gibi, kocalarının da hiçbir suçu yoktur. Bütün suç ikinci kadındadır. Kör olası ikinci ne yapmış ne etmiş, kendilerine kör kütük áşık, sonuna kadar sadık eşlerini baştan çıkarmıştır. Bu yüzden ikinci kadın kahrolmalı ve derhal yok olmalıdır. O yok olunca her şey yine eskisi gibi yoluna (!) girecektir.

Peki buna inanırlar mı gerçekten?

Hayır.

Kocalarının ikinci kadın tarafından tecavüze uğramadığını bilirler elbet, ancak bunu ifade etmek birinci kadının menfaatine aykırıdır. Zira bu durumda kocasını affetmeyip terk etmesi daha doğru bir davranış olacaktır ki… Neden terk edecektir?

İkinci kadının ekmeğine tereyağı mı sürecektir?

Kocasının az kahrını çekmemiştir, şimdi tam rahat edeceği zamandır.

Hem ikinci kadın ortaya çıkınca, kocasını aslında ne çok sevdiğini de anlamıştır.

Ayrıca önemli olan koca, sevgi falan da değil, meydanı ikinciye bırakıp gitmenin dayanılmaz ağırlığıdır.

Zaten terk etmeye kalksa da nöbetçi yuva bekçileri izin vermez ki.

Kimdir bu Allah’a şükür ki var olan yuva bekçileri? Ahbap, akraba, arkadaş, konu komşu.

Birinci kadından söz ederken en önemli silahını es geçmek olmaz.

Çocuklar.

Gözden çıkarılma açısından ikinci kadınla çocuksuz birinci kadın bile kabili kıyas değilken, hele bir de çocuklu birinci kadın söz konusu olduğunda ortaya çıkacak tercih durumu herkesçe malumdur. Zira çocukların geleceği açısından esas olan, ana babalarının şartlar ne olursa olsun bir arada olmasıdır.

Bugün, hortumcu, vurguncu, soyguncu, yalancı, talancı, çeteci, kötü siyasetçi, kısaca bizi bu hallere koyan kim varsa, araştırılığı takdirde hepsinin ayrılmış ana-babaların çocukları oldukları ortaya çıkacaktır.

Bu açıdan birinci kadının bulunduğu konumu her şartta muhafaza ve müdafaa etmek için verdiği mücadele takdire şayandır.

Bir de ‘‘gerçekçiler’’ olarak adlandırılan bir grup vardır ki sayıları bir hayli fazladır.

Bu gruba girenler ‘‘Her erkek yapar, benimki de yapıyordur’’ mantığından hareketle durumun farkındadırlar. Ancak bunlara ‘‘E, ne duruyorsun o zaman?’’ diye sormanın lüzumu yoktur. Zira verecekleri cevap bellidir:

‘‘Gözümle görmedim’’ veya ‘‘İnkár ediyor’’.

Peki erkek inkár edince kadın ona inanır mı? Hayır, ama…

Yukarıda buna benzer bir soru daha sormuştum. İşte tam o noktada hemen hemen bütün birinciler birleşmektedirler. Yani ekmeğe tereyağı sürme meselesinde.

Netice olarak…

‘‘Erkeğin tapusu birinci kadının elindedir’’ diyebiliriz. Zaten o da şaka yollu bile olsa bunu sık sık dile getirir. Buna karşılık kendisinin de erkeğin tapulu malı sayılmasından pek rahatsız olmadığı gibi, kadınlar arası meydan muharebesi sırasında avantaj sağladığı için memnun olduğu bile söylenebilir.

Tamam, siz bu yazıda konu edilen kadınlardan değilsiniz. Ben de aksini söylemedim zaten.

***

Önüm, arkam, sağım solum ‘‘İkinci kadın.’’

E, her ‘‘İkinci kadın’’ın olduğu yerde bir de ‘‘Birinci kadın’’ oluyor haliyle.

Gerçi onlar, yani birinciler genellikle durumlarının farkında olmadıklarından kendilerini sayı sıfatıyla değil de kısaca, ‘‘Evli’’ olarak tanımlıyorlar. Hem de övüne övüne, gerine gerine.

Aslına bakarsanız bu övünme ve gerinme hususunda ikincilerin de ötekilerden aşağı kalır yanı yok son yıllarda. Zaten toplum da onları eskisi gibi lanetlemiyor.

Bir tutturdunuz ‘‘Bayramlar değişti’’, ‘‘Şu değişti’’, ‘‘Bu değişti.’’

En çok ikinci kadın değişti, farkında değilsiniz. Nerede çocukluğumuzdaki ikinci kadınlar?

İsimleri bile değişti. ‘‘Metres’’ken ‘‘Sevgili’’ oldular.

Bir kere dışarıdan bakınca ‘‘şıp’’ diye anlaşılırlardı. Parmakla gösterilirlerdi. Şimdi hangisi birinci, hangisi ikinci ayırabilene aşkolsun.

Misal saçları,

Ya sarıya ya kömür siyahına boyalı olurdu. Şimdi herkesinki her renge boyalı olduğundan aradan seçip çıkarmak mümkün değil.

Saçlarını kısacık kestirip kulak arkası yapmış bir ikinci kadın düşünülebilir miydi eskiden? İllaki lepiska olacaktı.

Gelelim giyim kuşam meselesine.

Bir kot pantolon, bir lastik ayakkabı… Al sana ikinci kadın! Olur mu hiç?

Eskiden iğne topuklu ayakkabı giymeyen kadın ikinci kadın olmaya hak kazanamazdı. Hatta evde giyilen terlikler bile önemliydi. Onlar da iğne topuklu, tercihan burnu açık, illáki üzeri otrişli, pembe ya da mavi olmalıydı.

Gecelik deseniz mutlaka şeffaf ve illáki dantelli. Şimdi penye pijamalı ikinci kadınlar türedi. Hem de üzeri ayı desenli.

Makyaj yapmazlar,

Takma kirpik takmazlar,

Kombinezonları yok…

Yetmezmiş gibi bir feministliktir, bir entellektüelliktir gidiyor.

Eskiden bir ağırlığı olurdu ikinci kadının. Mecazi anlamda söylemiyorum. Gerçek ağırlık. Yani balık eti kıvamı. Ayak topukları pembe pembe, terlikten iki yana taşardı.

Şimdi bakıyorum sıska sıska kızlar ikinci kadın olmuşlar. Ayol sizin etiniz ne budunuz ne?

Yaş ortalaması da çok düştü.

İkinci kadın biraz görmüş geçirmiş, çeşitli badireler atlatmış, kaşarlanmış olurdu. Pavyon kültüründen gelmiş olması tercih sebebiydi.

Şimdiki gibi 22 yaşında üniversite öğrencisi kızların ikinci kadınlığa soyunması görülmüş şey değildi.

Uzun uzun anlattırmayın bana. Daha detaylı bilgi istiyorsanız bir Neriman Köksal filmi seyredin.

Şaka bir yana, bir erkek iki kadından oluşan üçlü ilişkilerin ne kadar yaygın hale geldiğinin farkında mısınız?

Çentik atmak uğruna girilen günübirlik ilişkileri kastetmiyorum. Bir tarafta aşk, bir tarafta sorumluluk, ortada kararsız, şaşkın bir erkek, iki mutsuz kadın… Sözünü ettiğim bu. Ve esas yazmak istediğim.

***

Geldik malûm üçlünün son üyesine.

İkinci kadın.

Adı üstünde, daima ikinci sıradadır. Erkeğin eşinden ve işinden arta kalan zamanının kullanıcısıdır ki bu zamanı genellikle birlikte saklambaç oynayarak geçirirler. Sözü edilen saklambaç çocukluktaki gibi tek ebeli değildir.

Bir esas ebe -ki ona ‘‘birinci kadın’’ da denir- ile eş, ahbap, dost ve akrabalardan oluşan çok sayıda sobeleyici vardır bu saklambaçta.

İkinci kadın olmanın en iyi yanı, erkekle daima iyi günleri paylaşmaktır.

Hastalık, ölüm, yangın, sel, deprem gibi tabii ve tabii olmayan afetlerde erkeğin yanında birinci kadının bulunması tabii olduğundan, ikinci kadın olayları bir yabancı gibi uzaktan seyreder.

Kötümser ikinciler bu duruma isyan ederek ‘‘Bir arada olmamız için senin illa ki iyi, sağlıklı ve evden çıkabilir durumda mı olman gerekecek’’ şeklinde sızlanırlar.

Haksız da sayılmazlar. Adamın altına ördek sürmek birinci kadın kadar ikincinin de hakkı olmalıdır.

Bu tip ikinciler genellikle birinci kadın olmayı hedeflemiş ikincilerdir. Birincinin düştüğü halleri onlardan daha iyi bilen biri olmadığı halde, o konuma gelmeyi adeta terfi etmek olarak algılarlar. Ve kadroyu boşaltmayan birinci kadını fena halde kıskanırlar.

Bunu açık açık ifade etmeseler de her fırsatta maraza çıkartarak arif olmayanın bile anlamasına yardımcı olurlar.

O kadar ki, sonunda yağmurdan kaçarken doluya tutulduğunu anlayan erkek çareyi ikinciden kaçıp birinciye sığınmakta bulur.

Evlilikleri yıkılmaktan kurtaran böyle nice ikinci kadın mevcuttur.

Bir de daima ikinci kadın olmayı ve öyle kalmayı yaşam biçimi haline getirmiş olan kadınlar vardır ki, ikinciliğin nimetlerini anlata anlata bitiremezler.

Bir kere geceleri ve pazar günleri mutlaka boş olduklarından hobilerine ve arkadaşlarına ayıracak zamanları kalır. Hatta üçlüye ‘‘ikinci erkeği’’ de ilave ederek bir dörtlü oluşturma imkánları bile vardır.

Zaman daima kısıtlı olduğu için uyumaya pek fırsat bulamadıklarından erkeğin uykuda çıkardığı seslerden bihaberdirler.

Erkeğin, eşine dönerken çorabını gömleğini vs.’sini giymemesi gibi bir durum sözkonusu olamayacağından, ikinci kadının deterjan reklamlarında sözü edilen ‘‘Kocanızın kirli çamaşırları’’ gibi bir sorunu asla yoktur.

Bir ikinci kadın tipi vardır ki; bu gruba girenlere çok nadir  rastlanır. Erkeğe; konu açıldığında “Eşinden boşanırsan beni de unut” diyenlerdir.

Niye böyle düşünürler.

Yuva yıkan kadın olmak istemezler,

Yuva üstüne yuva yapmak istemezler.

Neden..?

Erkeğin çevresinde kabul edilmeme içgüdüsü vardır akıllarında.

Bütün bunlara karşılık,

İkinci kadın asla parfüm süremez,

Erkeğin vücudunda hiddetten ya da şehvetten kaynaklanan herhangi bir darp izi bırakamaz,

Genellikle erkeğin hayatında içini açmak üzere var olduğunun bilinciyle şöyle gönlünce dır dır edip kavga çıkaramaz. Dır dır edenin akîbetinin ne olduğunu yukarılarda bir yerde okudunuz.

Yangında ilk kurtarılacak değil, ilk terk edilecek kişi olduğunu bilir.

Ama yangın çıkana kadar çok sevildiğini de…

Zira,

İkinci kadınla erkek arasında

Ne ‘‘Çocuklarımın anası’’ durumu,

Ne ‘‘Yakınlarımın dayatması’’

Ne ‘‘Sorumluluk duygusu’’ vardır.

Mecburiyet yoktur yani. Varsa da sevginin getirdiği mecburiyettir o.

***

Yazdıklarıma şöyle bir baktım da…

Misal, ‘‘birinci kadın’’.

Yani şimdi kadıncağız ‘‘Kocam başkasına áşık oldu, e bana da onlara mutluluk dileyip aradan çekilmek yakışır’’ mı desin?

Desin de…

Nereye gidecek? Mesleği, işi, parası yoksa?

Peki göz yumup otursun mu?

Otursun da…

Gururu ne olacak? Boğaz tokluğuna satsın mı?

İki ucu boklu değnek.

Netice…

Para önemli. Para varsa sorun yok.

Hayatını kocası olmadan da devam ettirebilecek ekonomik gücü olanlar aldatılmaya göz yummamalılar.

Ya gücü olmayanlar? Onlar da ‘‘Seni çok seviyorum, sensiz yaşayamam’’ yalanıyla adamı onurlandıracaklarına doğruyu söylemeliler.

Misal, ‘‘Bak canım, beni çok incittin, artık ben de seninle beraber olmayı istemiyorum ama, çekip gidecek ekonomik gücümün olmadığını biliyorsun. Sırf bu yüzden aynı evi paylaşmakta direniyorum. Ama bundan böyle ben de özgürüm haberin olsun’’ demeliler.

Ya da…

Bütün bunlar bir kenara, belki de erkek için mücadele etmek en doğrusudur. Hem birinci, hem ikinci kadın için.

Hayat zaten mücadele demektir. Kimse başarıyı, kazancı tabağa koyup getirmez önünüze. Savaşacaksınız. Adrenaliniz yükselecek, heyecanlı günler yaşayacaksınız.

Sonunda savaşı kazanınca adamı kupa misali camlı büfeye yerleştirebilirsiniz. Zira bu gibi savaşlarda kazanan taraf silahı güçlü, taraftarı fazla olandır -ki bu kadının hangi kadın olduğu malum- lakin erkeğin gönlü, aklı ve ruhu genellikle ötekinde kalır. E, etten ve kemikten ibaret adamı büfeye koyup seyretmeyip de ne yapacaksınız?

Ya da…

İçinizden geldiği gibi davranın. Her ilişki özeldir. Ben ne bileyim sizinkini?

***

‘‘Erkekler…’’

Aşk sizin neyinize a korkaklar!

Evdekinin hakkından geldiniz de ikinci mi kusur kaldı?

Gizli saklı işler çevirirken toplumun ahlak anlayışı hiç aklınıza gelmez de, yakalanınca mı jetonunuz düşer?

Gibi sorular soracağımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Hakikaten gönlünüz bir başkasına kaydıysa, kimseden korkmayın, utanmayın! Herkesin başına gelebilir. Bu bir insanlık halidir.

Bunu kadınlara da söylüyorum, çocuklarınız tabii ki önemli ama siz de önemlisiniz. Ve hayat çok kısa.

Çocuklarınızın önünde koskoca bir gelecek var. Aşklar, başarılar, umutlar, hayaller… Sizin önünüzde ne kaldı? Damar tıkanıklığıyla, böbrek yetmezliği.

Diyeceğim, yanında kendinizi daha iyi hissedeceğiniz birini yakaladıysanız hiç kaçırmayın!

Ama yıkıp dökmeden, sorumluluklarınızı unutmadan. Ancak şunu da unutmamak lazım; Çocuk sahibi olan insanların arkaya bakmadan yürüyüp gitme lüksü olmamalı.

Hele yukarıdaki gibi ahkám keseceğimi düşünüyorsanız, iyice yanılıyorsunuz. Öğretmen miyim ben? Ne anlarım? Hayat sizin hayatınız.

***

‘‘İkinci kadın.’’

Size ‘‘Ne kadar üzülseniz müstahaktır, bekár erkeklerin kıtlığına kıran mı girdi?’’ demek istiyorum ama bir yandan da hakikaten bekár erkek kıtlığı var. Ayrıca gönlün ferman dinlememe durumu da var.

Ne diyeyim, işiniz zor. Adam eninde sonunda gidici. Ha trilyonerse, ötekini yata, kata, paraya boğup temelli size gelebilir. Ama bütün bunları gözü görmeyip ‘‘Kocam da kocam’’ diye tutturan kadınları da unutmayın.

Emanet adamla çalıntı zamanlar geçirmeye devam edin, başınızı taşlara bilahare vurursunuz.

***

Yorum yok »

İnternette Para Kazanmanın Vakti

İnternetten para kazandıran Süper Teklif sitesine ilgi çığ gibi arttı. 4 ayda üye sayısı yarım milyonu aşan site, bugüne dek 23 bin 100 YTL kazandırdı.
 

YURT dışında başarılı olmuş benzer örnekleri bulunan superteklif sitesi, Türkiye’de bir ilk… Sadece 4 ay önce kurulan sitenin şu anda yarım milyonu aşkın üyesi bulunuyor. Siteyi bu kadar vazgeçilmez yapan ise elbette oturduğunuz yerden para kazandırması olarak görünüyor. Ücretsiz üye olunan superteklif, üyelerine ilgi alanları doğrultusunda reklam mesajları gönderiyor. HER gelen mesaj da üyeye belli miktarda para kazandırıyor. Ayrıca site üyeleri, kendileri hakkında çeşitli bilgileri ankette doldurarak veya arkadaşlarını da üye yaparak kazanç elde edebiliyor. Türkiye’nin ilk izinli pazarlama platformu olan Süper Teklif, Teknoloji Holding kuruluşu Embrio’nun bünyesinde bulunuyor. Sitenin bugüne dek üyelerine kazandırdığı para miktarı ise 23 bin 100 YTL olarak görünüyor. Siz Hala üye olmadınız mı? O zaman bu fırsatı kaçırmayın, aşağıdaki link’e tıklayın…

(BU LİNK BANA AİT, TIKLAYARAK ÜYE OLABİLİRSİNİZ)

Yorum yok »

Süper Bir Teklif - 1

Tık’la para kazandırdı 120 bin üye kaptı

Kütahyalı bir inşaat mühendisi kurduğu superteklif.com sitesi aracılığı ile reklam okutarak para kazanma işine soyundu. Bir haftada 120 bin kişinin üye olduğu superteklif.com dünyada en çok tıklanan 8 bin siteden biri oldu.

Bilgisayar kullanıcılarının korkulu rüyası olan istenmeyen postalar yani spam’lar, aynı zamanda büyük bir kazanç kapısı haline gelebiliyor.“Finansal özgürlüğünüzü dakikalar içinde kazanabilirsiniz” teklifi ile mail’den mail’e dolaşan superteklif.com internet sitesine bir haftada oturduğu yerden para kazanmak isteyen 120 bin kişi üye oldu. Günde 35 bin kişinin ziyaret ettiği Superteklif.com, dünyaca ünlü birçok siteyi geride bırakarak, en çok ziyaret edilen 8 bin site arasına girdi.
Sitenin fikir babası ise Serdar Özyaşar adlı bir inşaat mühendisi… Superteklif.com sitesinin tahminin üzerinde bir ilgi gördüğünü belirten Serdar Özyaşar, “Gelen aşırı talep nedeniyle yıl sonu hedeflerimizi revize etmek zorunda kaldık. Yıl sonunda 750 bin kişiye ulaşmayı hedefliyorduk. Bugünkü rakamlara bakılırsa yıl sonunda ulaşacağımız kişi sayısı 5 milyonu bulur” diyor. Şu anda sistemin gelen talebe yetişmekte zorlandığını belirten Özyaşar, altyapıyı güçlendirmek için çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğunu söylüyor. Özyaşar, en büyük korkusunun bir döneme damgasını vuran TİTAN gibi saadet zincirlerine benzetilmek olduğunu söyleyerek “Site, üyelerden hiçbir ücret talep etmiyor. Bu nedenle de biz bir saadet zinciri değiliz” diyor.
(BU LİNK BANA AİT, TIKLAYARAK ÜYE OLABİLİRSİNİZ)Superteklif.com, üyelik sistemi ile çalışıyor. Üye olmak için hiçbir ücret ödenmiyor. Sadece referans kişilerden yani siteye üye olan kişilerden çağrı almanız gerekiyor. Örneğin siteye üye olan bir arkadaşınızdan çağrı e-mail’i aldınız. E-mail içindeki linke tıklayıp siz de arkadaşınızın üye grubuna dahil oluyorsunuz.  Üye olduktan sonra Superteklif.com’dan size bir referans ID numarası gönderiliyor. Böylece siz de üyeler arasına dahil oluyorsunuz. Para kazanmak için bundan sonra atacağınız ikinci adım ise kendi grubunuzu oluşturmak. Bunun için de size gönderildiği gibi çevrenizdekilere çağrı mail’i atmanız gerekiyor. E-mail göndererek arkadaşlarınızı sisteme kaydetmek için çağırıp, kendi grubunuzu oluşturmak, reklam havuzunuzun büyümesi demek. Grubunuzu oluşturdunuz… Peki parayı nasıl kazanacaksınız? İşin can alıcı noktası da işte bu aşamada başlıyor. Siz bir taraftan grubunuzu büyütürken şirketler de Superteklif.com ile üyelere reklamlarının gönderilmesi için anlaşma yapıyor. Superteklif.com, şirketlerin reklamlarını tüm üyelerine pas ediyor. Serdar Özyaşar, para kazanma aşamasını ise şöyle anlatıyor: “Örneğin İstanbul’da bir şirket 25-35 yaş arasındaki kadınlara yönelik bir tanıtım çalışması yapmak için bize geliyor. Biz de bu kriterlere uyan üyelerimizi belirliyoruz. Diyelim ki 15 bin kişi bu kritere uyuyor. Biz de bu 15 bin kişinin e-mail adreslerine söz konusu şirketin reklamlarını gönderiyoruz. Bir e-posta için şirketten 1 kuruş, bir SMS içinse 6 kuruş alıyoruz. Sizin grubunuzda bu kritere uyan 500 kişi var diyelim. Bu 500 kişiye de e-mail gidiyor. Daha sonra grubunuzdaki bu 500 kişiden kaçı reklamı okumuşsa ona göre paranızı alıyorsunuz. Bu reklamın gelirinin yüzde 45′i size kalıyor.”Paralar banka hesabına yatıyor. Ancak para hemen hesabınıza geçmiyor. Havuzdaki paranız 100 YTL’ye ulaşınca site sizden bir banka hesap numarası istiyor. Verdiğiniz hesap numarasını doğrulamak için site tarafından 1 YTL gibi sembolik bir ücret yatırılıyor. SMS ile doğrulama yapıldıktan sonra para hesaba havale ediliyor. Sonraki ödemeler ise 250 YTL ve katlarında yapılıyor. Superteklif.com bu ay sonunda üyelerine ilk ödemeyi yapacak. 100 YTL sınırını yakalayan 8 kişinin hesabına para yatacak. Özyaşar, şimdiden 18 bin üyesi olan grup sahibi üyelerini kaydediyor. Sitenin hesaplarının da tüm üyelere açık olduğunu belirten Özyaşar, “Hesabınızda ne kadar para olduğunu sürekli kontrol edebiliyorsunuz” açıklamasını yapıyor.(BU LİNK BANA AİT, TIKLAYARAK ÜYE OLABİLİRSİNİZ)Hedef, reklam pastasından 10 milyon dolar kapmak Özyaşar, sitenin yurtdışında birçok örneği olduğunu ancak Superteklif.com’un bu sitelerden daha farklı bir sistem üzerine kurulu olduğunu söylüyor. Özyaşar, “Bizim sitemiz yurtdışındakilerden daha farklı işliyor. Siteleri birbirinden ayıran tek fark, yurtdışında siteye üye yaptığın kişi başına para alırken burada okuttuğun reklam başına para alınıyor” diye konuşuyor. Türkiye’de internet reklam pastasının yıllık büyüklüğünün 50 milyon dolar olduğunu ifade eden Özyaşar, “Hedefimiz pazardan 10 milyon dolar pay kapmak” diyor.Kleopatra İkiz Oteli günde 5 kişi arıyor Superteklif.com’a şu an reklam veren şirket sayısı dört. Siteye reklam verenlerden biri de Alanya’da bulunan Kleopatra İkiz Otel. Otelin Muhasebeden Sorumlu Müdürü Müjde Kasapoğlu bir arkadaşlarının aracılığıyla Superteklif.com sitesinden haberdar olduklarını söylüyor. Superteklif.com’un reklamlarından sonra günde ortalama 5 kişinin otellerini aradığını söyleyen Kasapoğlu, beklentilerinin bu rakamın 20′ye çıkması olduğunu ifade ediyor. Hemalhemsat’tan kadınlara ikinci el satışı Superteklif.com, son olarak “Hemalhemsat” sitesi ile bir anlaşma sağlamış. Anlaşmaya göre 22-45 yaş arasındaki kadınlara yönelik bir tanıtım çalışması yapılacak. Hemalhemsat.com’un Pazarlamadan Sorumlu Uzman Yardımcısı Elif Elagöz, “Süper Teklif’e aşırı yüklenmeden dolayı teknik bir arıza söz konusuydu. Arıza giderilince tanıtımlara başlayacağız” dedi. Elif Elagöz, ellerinde bulunan ikinci el marka ürünleri tanıtmak için Superteklif.com portföyündeki 10 bin kadına ulaşmayı hedeflediklerini belirtiyor.‘Dört yıldır bu proje üzerine çalışıyorum’ Sitenin kurucusu Serdar Özyaşar, inşaat mühendisi. Küçüklüğünden beri bilgisayara meraklı olduğunu anlatan 36 yaşındaki Özyaşar, “Bilgisayar mühendisi olmak istiyordum ama İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Bölümü’nü kazandığım için inşaat mühendisi oldum. 10 yılda 150 bina yaptım. Ancak sektördeki rekabete dayanamadım. O yüzden çocukluğumdan beri meraklı olduğum bilgisayar programlama işine girdim. Dört yıldır da bu proje üzerinde çalışıyorum” diyor.

REFERANS GAZETESİ’nden alınmıştır.

HALA TIKLAMADINIZ MI? ADRESİMİ BİRKEZ DAHA KOPYALIYORUM ÖYLEYSE… J

Yorum yok »