GEÇMİŞİN GEÇMİŞİNİN İZLERİ
Zaman; her gün- bugün de dahil. Kişi; ikincil çocuk (olmaya devam) Uzun, çok uzun bi aradan sonra yazmaya başlamanın sevinci içindeyim. Kim bilir belki üç dört yıl olmuştur. Hatta en son ne yazdığımı da tam hatırlıyor değilim. Bi arkadaşıma ya da bi dostuma verilmek üzere hazırlanmış küçük bi dosya. Yok yok…küçük bi mektup. Sanırım uzun süre yazmaya ara verilmesi yazmayı seven bir insan için en tehlikeli şey olmalı. Sanırım öyle olmalı. Şimdi tekrar yazmaya karar vermemim nedenini tam kestiremiyorum. Neden yazmak zorunda hissettim kendimi. Bitmemiş bir şeyi tamamlamak için mi? Geçen uzun zamanda yazdıklarımı bi kaç kez aklıma getirip düşünme fırsatım oldu. Öyle ya!! bi çok şeye fırsatımın olmadığını hesaba kattığımda, sadece bunun için bile küçük bi zaman ayarlamanın önemli bi şey olduğu doğru. -ama bu şey ne? tam olarak önemli değil- Yazdıklarımı gözden geçirebilmenin aslında ne kadar zor şeyler olduklarını biliyorum. Yazdıklarımın hepsini, genellikle hepsini, sık sık hepsini, çoğunlukla hepsini, ara sıra hepsini, bazen hepsini, eh işte hepsini, sıkılmazsam hepsini, (ne kadar uzatabilirim???) bazen daha az hepsini, daha sonra bakarım hepsini, hiç hepsini, severim. Bence yazdıklarımla ilgili konuşmasam, yazmasam,benim için elbette daha iyi. Hiç kendimle ilgili doğru dürüst bi yargıda bulunabileceğim aklıma gelmemiştir. En uzun cümlelerimin bile beni öve öve bi türlü gökten indirmediğini düşündüğüm de çok sık olur. Zaten kendime ne yazdıysam bi hinlik bulunur içimde. Yazdıklarımın beni nereye götüreceğini belli değildir. –şimdi de böyle mi olduk- Yazdıklarımla aramda önemli bi bağ olduğu doğrudur. Ben buraya ne diye geldim hayret ediyorum. Ben başka şeylerden söz edecektim. Başka bi şeylerden. Kendimden. Sevgimden. Evimden. Evlerimden. Buraya, yazdıklarımdan, yazmadıklarımdan söz etmeye gelmedim -nereye gelmedim?-Bak sevgili dostum -kime yazdığımın şimdi hiç bi önemi yok- yakınımdaki insan, ruhlarımın birlikteliği, uzun bi süre sana ve sevdiklerime –kimi seviyorum senden başka(sen kimsin?)- yazmadığımdan dolayı utanıyorum. Yapabileceğim en büyük üzüntü, ya da seni tatmin edebilecek en iyi ayıplama duygusu, bu olsa gerek. Yazmadığım için kırıldığının ya da üzüldüğünün, benim için ne fena çocuk bi yazı bile yazamıyor dediğinin ayırdına varabilmiş değildim bu ana kadar. Ne kadar yanılmışım, ne kadar başka bi hayatı yaşamışım. Gerçekleri söylemek güç, kimse halimden, durumumdan anlamıyor. Beni şimdi bi görsen, yalnızlığımı bi bilsen, aşık olduğum kadını, evimi, odamı, yeni odamı yeni, sen benim işin içinden çıkılmaz hale gelen evrenimi bi duysan. Bi dostumun -dostum olup olmadığını bilmiyorum, böyle birinin olup olmadığını da! Hatta ben bile uydurmuş olabilirim bu dostu- evren hakkında söylediği bi şey vardı (böyle bi şeyin bana başkası tarafından söylenmiş olması da uydurduğum bi şey olabilir mi?) evrenin yüzde dördü hakkında bilgi sahibiymişiz. Oh ne güzel!! Benim için hava hoş. Hem benden sonrası benim gibi insanların yaşayamayacağı bir çağ, bir bundan sonrası olacak. Benim için hava yine hoş. Bana hiç “senin evrenin hakkında bilgi sahibi olmak istiyoruz’’ diye, birisinin gelip talepte bulunduğunu hatırlamıyorum. Halbuki benim evrenimin kaçta kaçını biliyorsunuz. Kaçta kaçının neresini biliyorsunuz. Siz, sen de dahilsin buna dostum, evrenimin varlığından haberdar mısınız?
Bugün neden bunu yazıyorsun diye sormaya kalkarsan -aslında sormanı, sorgulamanı istemem- belki bi şeylerin eksik kaldığını, yaşanmış pek çok günün yarım kaldığını; gibi laflar edebilirim. Sanırım bi şeylere başlayınca sırf bitirmek için bile yaptığı oluyor insanın. Sadece bitsin, sonu gelsin diye. Ben de bundan olacak yazdığımı bitirmek için yazıyorum. yazdığı oluyor insanın demek için yazıyorum. Hiç bitmese güzel olacak, büyüsü bozulmayacak, olduğu gibi efsanesiyle yürüyüp gidecek şeylerin, yazıların, uzattıkça uzatılmasıyla nereye varılır. Neden uzatıyorum desem de yeridir. Bu arada benim yazdıklarımın efsane olamayacak kadar bugüne ait olduğu da doğrudur. Şimdi bununla ilgili bi tartışma da başlatmak istemiyorum artık. Yazıyorum da yazıyorum. Hiç bitmeyecekmiş gibi, az sonra ağzımdan tek kelime çıkmayacakmış gibi.Bitirmek zorunda olmadığım bi şeyleri, muhakkak kendimi size anlatma ihtiyacı hissetmeme bağlamak bana haksızlık olur. Yoksa haklı mıyım, ben de bunu şuna bağlama konusunda bi şeyi de doğru mu söyledim. İnan az önce ne söylediğimi anlamak için geri dönüp okumam gerekecek. Kuruntularım: Bugün sana, size (saygıdan değil çoğunluğu oluşturmanızdan) bazı kuruntularımdan, bazılarının (bazı insanlara bazıları demeye başladım, insanları sınıflara ayırmaya da başladım. Evrimin son halkası:bazı-insan) sahip olmadığı kuruntularımdan söz etmek isterim… bir gün yazdıklarım okunursa, biri onları okursa; elimde ne kadar şey varsa buraya yazma gereği duyduğumdan yakınacaktır. Her hissettiğimi, her aklıma geleni kağıda dökmenin –ne kadar bildik tanımlamalar yapıyoruz, benzer benzetmeler, benzer insanlar haline getirildiğimizden yakınıp duruyoruz ve benzer şeyler söylüyoruz; herkesin yaptığı gibi- her aklıma geleni cebimden çıkardığımın, içimden fırlatıp attığımız, her hissettiğimi denize attığımın ve bir iyilik yaptığımın, düşümde gördüğüm her parçayı birleştirip gökte bir ay yarattığımın, yarattığımın, yarattığımın, yaratıldığımın, aşındığımın, aşırıya kaçtığımın, bir kağıda içimdekilerle aşırı yüklendiğimin, kendimi bağıra çağıra kalemlere itelediğimin, daha neler neler -olabildiğince farklı olabildim mi?- hissedip, hissetmemiş gibi yaptığımın. Daha yeni öldüğümün. Gerçekten düşlerimin benden sıyrılıp gittiğinden beri öldüğüm, daha neler neler anlatırdım ya size, istediğim her şeyi anlatıp sizi sıkmanın, yormanın, sayfalara boğmanın ne kadar güç okuma koşulları varsa onu oluşturmanın ve gariptir size hiç bi şey anlatmamanın, anlatamamanın verdiği acıyla kıvrandığımın, yaptığım bütün anlatım bozukluklarının -burada bile- hesabını aslında küçük bi defterde tuttuğumun (az hata yaptığımı başka nasıl anlatırdım size) ve daha neler neler anlatırdım size. Yanınızda sustuğumun, susarken konuştuğumun, sizinle aynı şeyleri benimde önceden düşünüp bi kenara yazdığımın ama size anlatamadan unutup ağladığımın, bugünü unutup yarın için yaşadığımın, sabırsızlığımın, her an acıkmaktan bunaldığımın, yaşayıp yaşamadığımı anlamadığım, anlatamadığım. Neler neler, şöyle sizi usandırmadan bi çift laf etmenin bendeki akıl almaz huzuru ne kadar sağlayacağının ama bunu sizin anlamadığınız için bana söz hakkı tanımadığınızın, sızlayıp durduğunuz o bir sürü şeyden benim onca söyleyecek sözüm varken, sizin söylediğiniz iki cümlenin kanun gibi anlaşıldığının, bugün söylediğinizin, yarın yanlış çıkmasının -söylediğiniz her şey söylediğiniz gibi doğru mu?- işte sizi sıkacak olan bir sürü, bir dolu olayın, olgunun -biraz sizin dilinizden konuşayım- yaşanmışın hesabını tutacak size sayacak değilim.(yoksa saydım mı?) Öyle kalbinizi kıracak, sizi üzecek, kendimi haklı gösterecek değilim. Değilim de değilim.
Yaşadığınız şehirde bir odaya kapanarak ne kadar zaman geçirdiğinizin, odadan çıkmadan yemek bile yediğinizin. Tıraş olmak için sıra beklediğiniz akşam üstlerinin, gerisin geri odanıza girdiğinizin. Bilmem ne kadar zaman pencereden dışarıyı boş boş izlediğinizin, bilmedikleriniz hakkında günlerce kitaplar arasında gezinerek dalga geçtiğinizin, hesabını kitabını tutacak değilim. Değilim de değilim. ( Bir daha kendimi bu kadar ısrarla yok sayacağımı sanmam) bi kere daha; değilim de değilim. Bu şehrin her nimetinden faydalanmaya başlayalı, kendime bayağı çekin düzen verdim. Elimle, kendi elimle kurduğum şu ufak hayat biraz düzene girmeye başladı bile. Her şeyimi belli aralıklarla yapabilme özelliğine kavuştum. (her şeyimi belli aralıklarla yapıyorum diyebilme yetisine sahip oldum) Şuursuz da değilim yani. Her hangi bi güne kendimi sığdırmamayı öğrendim. Öykü yazmasını kendime belledim. Her gün yaşadıklarımdan bir öykü yazarsam yıl sonunda 365 ve hatta dört senenin sonunda bin dört yüz altmış öykü olur diye düşünüyorum diyebilmeyi öğrendim. Ben, yazdıklarımdan dersler çıkartılması istemeye hakkımın olduğunu da burada öğrendim. Şu dört sene sonunda biriktireceğimi düşündüğüm öyküler toplamı da ancak bi hayal olarak kala kaldı. Ama bunları düşünmeyi öğrendim. Öğrendiklerimden sonrasıyla, öğrenmeden önceki beni (öğrendiklerimden önceki beni) karşılaştırmaya bile kalkıştım. Bunu da, bi dersin sonunda, adam akıllı dinlemediğim sanata giriş hocasının - böyle bi ders aldığımı sanmıyorum. Bütün derslerimin ingilizce üzerine bi şeyler olduğu kanısındayım- ağzından çıkan son cümle olarak duymuştum. O derslerin neyin nesi olduğunu kestiremiyorum. Çok bunalmış olmalıyım ki dinlemiyordum bu dersleri, hatta gitmiyordum. Uykumu bölmenin, rahatımı kaçırmanın hiç anlamı yok. Gerçekleri konuşuyoruz şurada karşılıklı. Ben sana ne kadar benden bahsediyorsam, seninde benden o kadar söz etmeni, bir başkasına benden söz ederken benim sana söylediklerimi o başkasına iletmeni, anladın işte beni var etmeni senden-ne kadar da samimi oldum- istememi, senin kendinden bana söz edebilme özgürlüğüne bağlıyorum.Her gün biraz biraz yazarak bu yazıyı bitirmenin, karşına bir şeylerin ikinci bölümü olarak koymanın, her gün bir parça düşünerek geçmiş dediğim hatıratların yazılmasının ne kadar zor, ne kadar acımasız, ne diyoruz biz buna? ne kadar çilekeş olduğunu biliyorsun.– zaman daralıyor gibi yapıp geçiştirmeliyim bunu- Bir şeyler olsun istiyorum; görünmez gökyüzü olsun. Göğün yüzü. Biz orada olalım. Dağılalım. Parçalı yağmur damlalarından, tepelere inen sisten, başka neyden sorumlu olalım. Başka neyden?Şimdi telefona sarılıp, telefonla bir olup sana beğendin mi ilk bölümü? diye bağırmak, seslenmek, sormak istiyorum. Canımı dişime takıp yazdığım o yazılar hakkında tek bir söz etmemeni kınamalı mı, yadırgamalı mı, susmalı bu konu hakkında, yüzüne bakmamalı mı, hiçbir şey olmamış gibi gülümsemeli günlerce günlerce, günlerce daha yazmalı ve sana mı göndermeli, ne etsem de senden bu yazdıklarımla ilgili tek bir cümle duyabilsem, bir söz söylesen. Bir şeyler belirtsen. Seni yazdıklarıma bağlayan ne olmalı bu dünyada. Şimdi elim telefonun üstünde. Bi görsen halimi, elim titriyor, arayıp bağırsam. Beğendin mi? beğendin mi? belki de beğenmediğini söylesen de kendimi kaybedip yok olsam. Yoksa öldüğümü mü sana yazsam. Bunu mu istiyorsun? desem. Şimdi senden bi cümle, bi laf, bi akıl işitsem fena mı olur? Kötü mü olur. Öldüğü mü söylesem sana. Bu günler kendimi bu şehrin ıssızlığında yok olmuş, bir son katın köşe penceresine sıkışmış hayalleriyle, kendimi kaybeder halde buluyorum. Uyanamıyorum. Ne uyanabiliyorum, ne de uyansam kendime gelebiliyorum. Dersler diye bana yutturulan saatlerden bıkıp usanmak, sabahların yalnız uykularına götürdü beni. Buralarda var olma savaşımın bittiğini, boyut değiştirdiğini görüyorum. Gülüp geçmenin en büyük varlık alanı olduğu gerçeğini yavaş yavaş görüyorum. Daha neler neler görüyorum. Resim çizememenin. Resimle ilgili tek kelime edememenin, bilinmeze doğru gitmenin korkusu içindeyim. Artık şımardığımın da farkındayım. Ölmeye yakın duran insanların şımarması gibi, ölüm şımarması. Buradan çekip gitmenin şımarması. Ölmeden önce bu kadar şımarana ölüm şımarması geldi denir, ben öyle derim. Buraya gelirken ardımda bıraktığım hayatımı hatırlamak aklımı çelmemeli. Yeni bir şehrin beni ben yapacağını, fazla uzatmadan, fazla söze gerek kalmadan, orada mutlu olacağımın…Bir başka şehir olsun da burası olmasın demeye başladım bile. Aynı buraya gelirken burası için hissettiğim güzel umutlar gibi, bir başka şehir için de aynı umutları beslemeye başladım. – umutların beslenmesi sabah öğle ve akşam süren geceleri uykuda rüyalarıma kadar giren özel bir uygulamadır- .Göründüğü kadarıyla ama sadece göründüğü kadarıyla (göründüğüyle kalsın) bazı şeyleri ama bazı şeyleri, yanılgıya düşerek yaptığımı anladım; ama sadece anladım. Bu kadar sürecek olsa, yani başında bu kadar uzun sürecek “mutlu olmanın yollarını arama” dönemini fark edebilsem hiç mi hiç yola çıkmaz oturduğum yerde (“otur oturduğun yerde”; babamın lafıydı) mutluluğu arardım. Üstelik bu yolları nereye gideceğim belli olmadan kafama koymamın da sakıncalı yanları olduğu doğru. Şimdi nasıl ki dostlarım birer birer çekip gideceklerse, nasıl “öğrenciyiz” dönemlerini, “öğrenciyiz” boşluklarını bir kenara bırakıp kendi hayatlarına dayanacaklarsa, benim de onlar gibi yapmamın, onlar gibi çekip gitmenin haklı yanları vardır elbet. Şimdi nasıl ki dostlarım beni yalnız başıma bırakacaklarını hissettirdilerse ( ben mi kendimi yalnız hissediyorum, kimsenin beni tek başıma bırakacağı yok mu?) ya da ben neler söylüyorum yine?Çizmenin, yazabilmenin, üretmenin, her şeyimi geçmişimle bütünleştirmemin, onların, bunların, şunların, sizlerin, bizlerin, çevremdeki beyinsizlerin, dünün, yeni yollarımın, yarınımın, sesimin, ses vermemin, bugünümün, susmanın, dostlarımın, uzak bir ülkede yaşayan, tek başına yaşayan ve beni bekleyen sevgilimin, sevgilimin arka sokağında oturan eski sevgilisinin, geride bıraktığım annemin, siyah odamın, belki de siyah olduğunu sandığım gözlerimin, şimdi beni sevdiğini söyleyen ama bir zamanlar, bir zamanlar, bir zamanlar, bir zamanlar; hiç de öyle görünmeyen kadınlarımın hepsinin ruhlarında bir iz bırakamamanın derin acısının, ve bu acıların hepsinin toplamının bendeki trilyonlarca hücrede bıraktığı sinsi meretleri. Yaşasın acılarım. Onlar oldukça yaşarım, siz yaşarsınız. Herkes derin bir acıdan başka bir şey değildir, acıları. Yaşasın dünyayı bu hale getirip bize az da olsa mutlu günler yaşatan acıların acıları. Geçmiş acılarım, gelecek acılarımın teminatıdır. Yaşasın acılar!!! Şimdi bi arkadaşıma gidiyorum, söz vermiştim beni bekler, bugün ona gideceğim, geldiğimden beri beni bekliyor. Ya da her zamanki gibi kimsenin beni beklediği yok. Her zamanki gibi kimsenin benim verdiğim sözü söz saydığı yok. Her zamanki gibi beni bir bilene sor, bilen yok. Yaşasın acılarım!
Öykü/Kelaynak
tankutalp ertek